İslami Fetişizm ve İslami Devrin Fetişleri [Ömer Sağlam]

Makaleler, Nisan 2012'den beri redakte edilmemekte ve  
eser sahibinin gönderdiği özgün hâlde yayınlanmaktadır.
"İslamî Fetişizm" diye bir kavram var mıdır ve böyle bir kavram daha önce kullanıldı mı bilmiyorum. Esasen böyle bir kullanımın doğru olup olmadığından da fazla emin değilim. Peşin peşin söyleyeyim ki; en son ve en ekmel Tevhid Dini olan İslam'ın, temel uğraş alanının "Fetişizm", yani "putçuluk-putperestlik-puta taparlık" olduğunu bilen bir insan olarak, böyle bir kullanımın isabetli olmadığını düşünüyorum. Gelin görün ki; İslam adına, ya da İslami kisve adı altında yapılan ve aşağıda örnekleriyle anlatacağım bazı ritüelleri, başka türlü de adlandıramazdım.

Geçenlerde bir TV programında, galiba STV'de yayınlanan "Ayna" programından öğrendim, Akdeniz'in küçücük ada ülkesi olan Malta'nın başkenti Lawelatta'da Miladi takvime göre yılın gün sayısı kadar kilise olduğunu. Yani Katolik inancının en katı şekliyle uygulandığı  Malta'nın başkenti Lawelatta'ta irili, ufaklı tam 365 tane kilise varmış! Tıpkı bunun gibi, İslamiyet öncesi cahiliye Arap döneminde de kutsal Kâbe'nin içinde tam 360 tane put, yani fetiş varmış. İslam, ilk olarak işte bu cahiliye dönemi Arap inancıyla mücadele etmiştir. Bu mücadele, M.630 yılında Mekke'nin fethiyle birlikte Hz. Peygamber'in, bizzat Kâbe'nin içine girip, elindeki asa veya kamçı benzeri bir aletle orada dizi dizi, küme küme, öbek öbek durmakta olan putları devirmesiyle son bulmuştur. Bu bakımdan, İslam ile Fetişizmin, yani puta taparlığın yanyana gelemeyeceğinin elbette farkındayım. Ancak dediğim gibi, konuyu çarpıcı ve vurgulu bir şekilde anlatabilmek için böyle bir kavram kullanmayı tercih ettim.

Açıkçası şu anda tam da Nasrettin Hoca Merhum'un içinde bulunduğu hal üzereyim. Fiziken oldukça çirkin bir kadın olan, ancak kendisini güzel zanneden hocanın hanımı, bir gün hocayı köşeye sıkıştırmış ve ona;
-"Efendi" demiş, "benim güzelliğimi tasvir edecek olsan nasıl tasvir edersin. Bir kâğıda yaz bakalım" diye ısrar etmiş
Hoca uzun süre düşündükten sonra hanımın verdiği kâğıda bir şeyler yazıp uzatmış. Kağıdı okuyan hanımın rengi atmış ve yüzünü ekşiterek şöyle demiş;
-"Efendi, dakikalarca düşündükten sonra bula bula bu tasviri mi buldun?"
Hocanın cevabı;
-"Valla hanım senin güzelliğini başka türlü tasvir etmeye imkân yok" olmuş.
Meğer hoca kâğıda şunları yazmışmış; "Yeşil yaprak altında kara tavuğun kızıl burnu..."
Demek ki; anlatacağım konu, tıpkı Nasrettin Hoca'nın karısı gibi çirkin bir konu!
Kötü niyetli okuyucularımıza karşı yapmış olduğumuz bu izahattan, bunca yıkama yağlama ve peşrev çekmeden sonra geçelim asıl anlatacaklarımıza...

Dön baba dönelim
Karakışın tam ortası, zemherinin ayazıdır. Köyün hırsızı, ağanın köyün dışındaki ağılda barındırılmakta olan sürüsünden 30-40 erkeci(1) çalarak satıp, kendisine harçlık edinmeyi düşünür ve o düşünce ile ağılın yolunu tutar. Tutar tutmasına da beline kadar varan karda yürümesi oldukça zordur. Dala bata bir süre yürüdükten sonra ağıla yakın bir yere varınca yorgunluktan bitap düşer ve orada bulunan yüksekçe bir taşa sırtını vererek bir süre dinlenmeye karar verir.

Tam karları ezerek açtığı küçük alanda çömelmeye başlamıştır ki; o sırada karları yara yara bir atlının kendisine doğru gelmekte olduğunu görür. Son derece iri yarı atın ağzından ve burnundan çıkan sıcak nefes, yara yara ilerlemekte olduğu karı tıpkı bir kar kürüme makinesi gibi etrafa savurmaktadır. Atlıyı gören hırsız, kendisinden şüphelenmesin diyerek ellerini açar ve başlar, tıpkı hacıların Kâbe'yi tavaf etmesi gibi, siper alıp dibinde çömeldiği taşın etrafında dönmeye. Hırsızın yanına ulaşan ve atının iki yanında iki silah takılı olan, atındaki yüklerden tütün kaçakçısı olduğu anlaşılan  atlı, hırsızın bu garip halini görünce sorar;
-"Hayırdır hemşerim, bu ne hal? Bu kışta, kıyamette ne yapıyorsun bu dağ başında?"
Hırsız, deminden beri etrafında döndüğü taşı işaretle cevap verir;
-"Efendi, bu taş kutsal bir taştır. Etrafında dönerek dua eden ve dilekte bulunanların dileği anında kabul olur. İstersen sen de dene..."
Hırsızın sözleri aklına yatan atlı atından iner ve atın yularını tutması için hırsıza verdikten sonra başlar taşın etrafında turlamaya. Hırsız, adamın dalgınlığından istifa ederek hemen yularını tutmakta olduğu ata atlar ve sürer dörtnala.
Arkasından;
- "Hop, ne oluyor, ne yapıyorsun hemşerim? Atımı nereye götürüyorsun" şeklinde bağıran atın sahibine ise şu cevabı verir;
-"Arkadaş, ben taştan bana bir at göndermesini dilemiştim. Bak, benim dileğim anında gerçekleşti. Eminim ki senin dileğin de yerine gelir. Biraz daha dön hele taşın etrafında..."
...
Bu, elbette bir hikâye. Böyle bir şey yaşanmış mıdır bilmiyoruz. Ancak yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Zaten "Hikâye" denilen şey de, yaşanmış veya yaşanması muhtemel olayların anlatıldığı kısa edebi yazılar değil midir?

Ahlat'ta Kadınları Kucaklayan Put!
90'lı yıllardı. Müfettiş sıfatımla ve resmi görevli olarak Bitlis'e gitmiştim. O gün Ahlat İlçesi'ndeydim. İşimiz bittikten sonra İlçe Müftüsü Mehmet Keskin(2) ve birkaç din görevlisiyle birlikte ilçede gezinmeye çıkmıştık. Bilindiği gibi; Ahlat Selçukluların Anadolu'ya giriş kapılarından ve önemli yerleşim yerlerinden birisidir. İlçede çok sayıda Selçuklu eseri bulunmaktadır. Özellikle Kümbetler ve Mezar taşları görülmeye değerdir. Bu gezinti çerçevesinde yolumuz "Abdurrahman Gazi" ismini taşıyan bir zatın türbesine de düşmüştü.
Anlattıklarına göre; Abdurrahman Gazi, Peygamber Efendimizin (sav) sancaktarı ve ünlü Yemen Valisi Muaz Bin Cebel'in oğluymuş. Hz. Ömer zamanında 641 yılında bölgeyi fethetmekle görevlendirilen El-Cezire Komutanı İyaz Bin Ganem komutasında Ahlat'ın fethi sırasında şehit düşmüş ve oraya defnedilmiştir. Bu sebeple türbe, özellikle bölge insanı tarafından kutsal kabul edilmekte ve sıklıkla ziyaret edilmektedir.

Orada çok ilginç bir olay dikkatimi çekti. Türbenin yan tarafında taş bir sütun vardı ve özellikle genç kadınlar geliyorlar, herkesin ortasında bu sütunu kucaklıyorlardı. Müftü Efendi'ye bunun sebebini sorduğumda Müftü Efendi gülerek şöyle dedi;
-"Ömer Bey, batıl bir inanç. Güya bu taş sütuna sarılan kısır kadınların çocukları oluyormuş!"
Müftü Efendi'den bunları duyunca Çankırı'daki ünlü Kucaklama Taşı aklıma geldi ve hemen  espriyi patlattım:
-"Hocam, bu kadınlar, bu iştiyakla gelip herkesin içinde bu taşa sarılacaklarına, aynı iştiyakla geceleri yatakta kocalarına sarılsalar eminim ki şimdiye kadar çoktan çocukları olmuştu!"
Hep birlikte bastık kahkahayı ve Müftü Efendi;
-"Valla doğru söylüyorsun Ömer Bey. Batıl inanç işte. Ancak bu inançları söküp atmak da öyle kolay değil. Asırların alışkanlığı bunlar..." dedi.

Çankırı'daki Put!    
Ahlat'ta Abdurrahman Gazi Hazretleri'nin türbesinin yanında bulunan taşla aynı fonksiyonu icra eden, yani inanışa göre; kendisine sarılan kısır kadınların anında hamile kalmasını sağlayan taşlardan birisi de Çankırı'da bulunmaktadır. "Kucaklama Taşı"adı verilen bu taş, halen Çankırı kent merkezinde, bir kavşaktadır. Daha doğrusu, Kucaklama Taşı, yeni yapılan bir kavşağın ortasına yerleştirilmiş olarak halen kendisini kucaklayacak kısır kadınları, özellikle de genç gelinleri beklemektedir! Kısır genç kadınlara özellikle tavsiye olunur! Çankırı ne ki? Başkente sadece 125 km. uzaklıkta bir yer.

İslami Putperestlik!
Kanaatimce; ülkemizdeki bu tür adetler, Türklerin İslamiyet öncesi dönemlerinden, özellikle Şaman kültüründen gelmektedir. Bilindiği gibi; Türkler, İslamiyet öncesi dönemlerde de mezarlıklara ve mezar taşlarına özel önem verirlerdi. Hatta Türkler, özellikle savaşçıların mezarlarına, onların öldürdükleri düşman sayısı kadar taş dikerlerdi. Bu taşlara "Balbal" adı verilirdi. Ahlat'taki Mezar Taşları'nı ve günümüz Türkiye'sindeki gösterişli mezarları da bu gelenek çerçevesinde açıklamakta fayda vardır. Çünkü Ahlat'taki her mezar taşının ayrı bir anlamı bulunmaktadır.
Kanaatimize göre; taşlara sarılma ve bu taşlardan medet ummanın altında yatan sebeplerden birisi de Arapların "Cahiliye Dönemi" de denilen İslamiyet öncesi dönemdeki putperestlik geleneğidir. Bu gelenek, İslami dönemde kisve ve kılık değiştirerek halen sinsi bir şekilde devam etmektedir bazı İslam ülkelerinde ve elbette ülkemizde. Örneğin ve elbette bize göre; Hac ibadetinin ifası sırasında Mina'da icra edilen "Şeytan Taşlama", Arapça söyleyecek olursak "Remy-i Cimar" geleneği de Arapların putperestlik geleneğinden izler taşımaktadır.

Esasen Hac İbadeti'nin, daha doğrusu haccın edâ şekillerinin, Hz. İbrahim dönenimden beri, Arapların cahiliye dönemini de kapsayarak fazla bir değişikliğe uğramadan devam ede geldiği bilinmektedir(3). Mesela, Tavaf, Sa'y ve Şeytan Taşlama geleneği Hz. İbrahim döneminden beri aynı şekilde uygulana gelmektedir. Bilindiği gibi; Sa'y geleneğinin, Hz. İbrahim'in büyük eşi Sare'nin baskısıyla Mekke'de çölün ortasına bıraktığı küçük eşi Hacer'in, oğlu İsmail için su bulmak maksadıyla sağa sola koşuşturmasından ileri geldiği, Şeytan Taşlama geleneğinin de yine Hz. İbrahim tarafından kurban edilmek  üzere Mina mevkiinde kıra götürülmekte olan Hz. İsmail'i kandırıp babasına karşı kışkırtmaya çalışan şeytana İsmail'in taş atmasından ileri geldiği, dini menkıbelerde bol bol anlatılmaktadır. Hatta bu tür anlatılardan birisinde; Şeytanın genelde "Kör Şeytan" olarak zikredilmesinin sebebi, Hz. İsmail'in atmış olduğu taşlardan birisinin, şeytanın gözüne isabet edip onu kör etmesinden ileri geldiği de söylenmektedir.

Hacca gidenler bilirler ki; Minâ'da dört günde toplam 70 taşın atılmasıyla icra edilen"Remy-i Cimar", yani "Şeytan Taşlama" işi, adına "Cemre" denilen üç ayrı taş sütuna, yani bir anlamda şeytanın sembolize edildiği üç ayrı heykele yönelik yapılır. Küçükten büyüğe doğru sıralanan bu taş sütunlara, yani heykellere küçükten büyüğe Cemre-i Ûlâ (Küçük Şeytan), Cemre-i Vustâ (Orta Şeytan) ve Cemre-i Akabe (Büyük Şeytan) adı verilmektedir.
Dolayısıyla; bugün Hac için Suudi Arabistan'a gidenlerin ellerini, yüzlerini ve giyeceklerini Mekke'de Kâbe'nin duvarlarına, Medine'de ise Hz. Peygamber'in kabrinin bulunduğu yerdeki parmaklıklara sürmeleri, Türkiye'deki Müslümanların ise aynı şeyleri, İstanbul'da Eyüp Sultan, Oruç Baba ve Zuhurat Baba türbelerinde, Ankara'da Hacıbayram ve Gülbaba Türbelerinde, yine Anadolu'da benzer mekânlarda icra etmeleri ile Arapların, cahiliye dönemindeki putlara tapınmalarıyla yakın ilişkisi bulunmaktadır. Hele hele, Çankırı ve Ahlat'ta birer örneği bulunan ve kısır kadınların kucakladıklarında hamile kalacağına inanılan "Dikili Taşlar" tam anlamıyla birer puttur!
Ve Allah Kur'an'da şöyle buyurur: "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz."(4)

Son olarak buradan, "çocuğum olur" düşüncesiyle Çankırı ve Ahlat'ta bulunan dikili taşlara sarılmakta olan genç kadınlara, naçizane bir çağrıda bulunalım: Aman bacılar, nasıl ki leylekler çocuk getiremiyorsalar, taşa toprağa sarılmakla da çocuk filan olmaz. Bence siz, taşa, ağaca sarılacağınıza, gidin sımsıkı eşlerinize sarılın. Mazallah, siz taşlara ve ağaçlara sarılmakla vakit geçirirken, eşleriniz başka kadınlara sarılır da siz büsbütün ayazda kalırsınız. Hele hele gerçekten inanarak, medet umarak ve fayda bekleyerek bu taşlara sarılıyor ve kucaklıyorsanız, büsbütün Allah'a ortak koşuyor ve puta tapıyorsunuz demektir. Bu durumda da sizlere derhal tövbe etmek düşer. Benden hatırlatması...



Ömer Sağlam
__________________
1-İğdiş edilmiş erkek keçi,
2- Mehmet Keskin, sonraki yıllarda uzun süre, DİB Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapmıştır.
3-Konuya ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. 1)Neşet Çağatay,İslam'dan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, s,79, A.Ü.İlahiyat Fakültesi Yayını, Ankara, 1957. 2) Abdülaziz Çaviş, Anglikan Kilisesine Cevap, Çev. M. Akif Ersoy, Sad. Süleyman Ateş,  s, 17-18, DİB Yayını, Ankara,1979. 3) Ömer Sağlam, Çöldeki Osmanlı, s, 300 ve devamı, Özel Yayın, Ankara, 2003.
4-Kur'an-ı Kerim, Mâide/90.

  • ALINTI YAPMAK İÇİN

    • Yazarlarımızın makaleleri ve Sayın Günay Tulun'a ait şiirlerin, "Radyo-TV ile diğer basın ve yayın organlarında" yayım ilkesi: Önceden haber verme, eserin aslına sadık kalma, eser sahibiyle alıntının yapıldığı yer adlarını anlaşılır bir açıklıkla belirtmektir. Yayın öncesi bildirim imkânının bulunamadığı aniden gelişen durumlardaysa nezaket gereği, [sessizliginsesi.tr@gmail.com] adresine yayın sonrası bilgi gönderilmesini rica eder; tüm yayınlarınızın başarılı geçmesini dileriz.
  • ESER EKLEMEK İÇİN

    • "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm basılı ya da dijital yayın sayfalarında halkımızın geniş dünya ilgisine uygun olarak her türlü konuya yer verilmiştir. Yayınlanan fotoğrafların büyük bir kısmı "Kadim Okurlarımız" tarafından gönderilmiştir. Fotoğraf ve çizgi resimlerde "İlişkinlik-Telif Hakkı" konusunda tereddüt oluştuğunda bu eserleri yayından çekme hakkımız saklıdır. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm gazete, dergi, site, blog gibi yayın araçlarında yayınlanan makale ve diğer yazı türleriyle fotoğraf, resim, yorum gibi her türlü eserin; üçüncü şahıs, kurum ve kuruluşlara karşı her türlü sorumluluğu, bu eserlerin sahibi olan yazar, gönderici ve ekleyicilerine aittir. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"nun yayın organlarına kayıt edilen ya da kaydedilmek üzere gönderilen eserlerin, telif hakları konusunda problemsiz olmaları önemli ve gereklidir. Yayın Kurulu, gönderilen eserleri yayınlamaktan vazgeçebileceği gibi, dilediği yayın organlarından birinde ya da hepsinde aynı anda ya da değişik zamanlarda yayınlayabilir, yayınlamak isteyen üçüncü şahıslara, tüzel kişiliklere ve kurumlara onay verebilir ya da onlar tarafından yayınlanmasını engelleyebilir. Yalnız şu unutulmamalıdır ki bu eserler, okura saygı kuralı gereği Türkçe kurallarına uygun olmalıdır. Yazılar yayınlandıktan sonra, yazar ya da ekleyicisi; istifa, uzaklaştırılma, çıkarılma dâhil herhangi bir nedenle yazı göndermesi sonlandırılmış olsa dahi "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu Yayın Kurulları"nın oy birliği içeren onay kararı olmadan eserlerinin kayıtlarımızdan ihracını isteyemez, istediği takdirde bunun reddedileceğini en baştan bilmelidir. Gönderici ve yazarlarımızın bu konuya önceden dikkat etmeleri, ileride ihtilaf doğmaması için baştan eser göndermemeleri gerekmektedir. Yayın organlarımıza ekleme yapanlar, bu konudaki sorumluluklarını okumuş ve kabul etmiş sayılacaklardır. Uzun süre yazı göndermeyen ya da yazmayı bırakan köşe yazarlarımızın o güne kadar gönderdikleri tüm yazılar "Konuk Yazarlar" bölümüne aktarılarak yeniden yazı göndermeye başladığı güne kadar köşesi kapatılır. Köşeyi kapama ya da kapatılan köşeyi açıp açmama konusunda karar sahibi, "Sessizliğin Sesi Grubu" ile "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"dur. İhtilaf durumunda, İstanbul'un Kadıköy Mahkemeleri yetkilidir.
  • YORUM YAZMAK İÇİN

    Sayın Okurlarımız: Yorumlarınızı; Grubumuza ait "Google, Yahoo, Mynet, Hotmail, TurTc " ve diğer posta adreslerimize göndermek yerine, "Yorum bölümü açık olan sitelerimiz"deki; yorum yazmak istediğiniz yazının alt kısmında yer alan "Yorum", "Yorum Yapın", "Yorum Yaz" veya "Yorum Gönder" tuşlarını kullanarak doğrudan kaydetme olanağınız bulunmaktadır. Yazacağınız yorumlarınızın; gecikmeksizin, anında yayına girmesini dilerseniz bu yolu tercih etmenizi, saygılarımızla öneririz.

TÜM SİTEYİ DİLDEN DİLE ÇEVİRMEK İÇİN, "DİLİ SEÇİN"İ TIKLAYIN