Guba [Şemsettin Gürtekin]

GUBA; Azerbaycan’ın güzel, şirin illerinden biri.
Başkent Bakü'nün 170 kilometre kuzeyinde, içerisinden ırmak geçen, tarihiyle elmasıyla meşhur bir Türk ili.

26 -30 Mart tarihleri arasında, Azerbaycan Türk Kadınlar Birliği tarafından düzenlenen 31 Mart 1918 “Bakü'nün Düşman İşgali ve Asılsız Soykırım İddiaları” konulu uluslararası konferansa katıldım.
Konferansa; "Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası Başkanı" Prof. Dr. Kemal Çiçek, Afyon Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sadık Sarısaman, eski bakanlardan Agâh Oktay Güner; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski başbakanlarından Derviş Eroğlu'nun hanımı Meral Eroğlu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti milletvekilleri; Brüksel'den ve Türkiye’den gazete ve televizyon yapımcıları, Azerbaycan bakanları, milletvekilleri, akademisyenler ve "Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği"ni temsilen iki arkadaş katıldık.
Güzel olan Türkiye’den dernek olarak bir tek bizim katılmamızdı.

Azerbaycan "Hocalı Katliamı"yla ilgili yaptığımız iki konferans ve çalışmalarımız, yakinen takip edilmiş kısacası gönüllerinde taht kurmuştuk.

27 Mart’ta konferansımız sabah 10:30 da başlayıp akşam 18:00 da bitti.
Ertesi gün sabah 11 sularında Guba'ya heyet olarak hareket ettik. Zahmetli ve yorucu yolculuktu. Yollar yeni yapılıyordu ve tamamen bozuktu, 170 km‘lik yolu üç saatte alabildik.

Guba’nın içerisinden güzel bir nehir akıyordu.
O nehrin kenarına kadar indik.
Tesadüfen bulunan brandalarla koruma altına alınmış yaklaşık 30 metre uzunluğunda, 6-7 metre genişliğinde, 5-6 metre yüksekliğinde bir yerdi.
Küçük bir kapısı vardı. Kapıdan içeri girdiğimde gözlerime inanamadım. Kanım donmuştu sanki, hiç bir şey düşünemiyor, yanımdaki arkadaşımla konuşamıyordum.
Kemik yığınları, kafatasları, yaşlı, genç, bebek, kadın cesetleri...

Kendimi dışarı attım, etrafımda bulunan "Azerbaycan İlimler Akademisi" başkanına:
-
"Hocam bu ne hâl, burası neresi, burada kaç kişi var?" diye sorduğumda,
- "Bakü’nün 1918'deki işgali sırasında bu olayın gerçekleşti"ğini,
-
"Burada 2000 ile 3000 arasında ceset bulacaklarını tahmin ettiklerini" söyledi.

Evet, 3000 kişi topluca katledilmiş, üst üste yığılmışlardı.
Bir metrekarelik yerde 6 tane kafatası sayabildim.

Hayatımın hiçbir döneminde görmediğim ve yaşamadığım bu olay karşısında hiç ama hiçbir şey düşünemiyordum.

Küçük çocukların kafataslarını görünce, kendi evlatlarım ve öğrencilerim gözümün önüne geldi.
-
"Allah’ım dayanılmaz bir acı!"

Tanımlamada ve tarif etmekte zorlandığım bir tabloyla karşı karşıya kalmak, Ermenilerin bir zulmüne daha tanıklık etmek.
Tüm TV kanalları da bizimle beraber oradaydı.
Hiç kimse ne konuşabiliyor, hatta göz göze gelmemeye gayret ediyorlardı.
Çünkü herkes ağlıyordu.

Bu yerin 20 metre ilerisinde akan nehir, Hazar Denizi'ne dökülüyor.
Akademi başkanının dediği, belgeler ve tanıklarla sabitlenmiş ifadeler doğrultusunda, bu nehrin Hazar’a döküldüğü havza insan cesetleriyle dolmuş...
Bir kısmını (3000 kişi) topluca katlettikten sonra, bir kısmını da (sayı verilemiyor) öldürüp nehre atmışlar, nehirde sürükleyerek Hazar’a dökmüş.

Tarih Kurumundan Prof. Kemal ÇİÇEK Bey’e:
- Hocam gel içeri girelim. Benim fotoğraf çekmem lazım, dedim
Kemal Hocam:
-
Ben dayanamadım, çok kötü oldum, sen git Hocam, dedi.
Kendimi toparladım içeri girdim. Çünkü fotoğraflarını çekmek ve onları Türkiye’de yayınlamak mecburiyetindeydim.
Fotoğrafları çektikten sonra gözüm K.K.T.C. eski başbakanlarından Dervişoğlu'nun eşi Meral Hanım'a ilişti. Cebinden bir poşet çıkardı ve oradan bir avuç toprağı poşetin içerisine koydu. Merak ettim:
- Meral Hanım neden toprak aldın? diye sorduğumda.
- Hocam bir gün kardeşimin mezarı olduğunda, oraya koymak için.
Mezarı olduğunda ifadesi garibime gitti. Ve tekrar sordum:
- "Mezarı olduğunda"yla ne demek istediniz?

Anlatayım Hocam:
- Kardeşim Hasan Yılmaz Ahmet; 1963 yılının 27 Aralığı 28 Aralığa bağlayan gece, Lefkoşa’dan Akıncılar köyünde öğretmen olan hanımının yanına giderken, İngilizlerin kontrolü altında bulunan bu bölgede Rum Çeteleri tarafından alındı.
Hasan'ın köye gelmemesi üzerine hanımı telaşlanıp bize haber yolladı. Tüm mercilere başvurduk, ama bir netice alamadık. Yıllarca kardeşimin gelmesini bekledik.
Bizim evimiz bahçe içerisindeydi ve bahçeye açılan üç kapımız vardı. Anacığım her bir kapıya bir koyun bağlamıştı.
- "Hasan'ım hangi kapıdan girerse orada kurban keseceğim", derdi.
Bu yıllarca devam etti. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı yapıldığında, artık anacığımın tüm umutları kesilmişti.
"
Hasan artık gelmeyecek", diye.
1963 yılında kardeşimi alıp götüren Rumlar onu katletmişti.
Anacığım 1976 yılında lösemiden vefat etti.
Şimdilerde bizlerden kan örnekleri alındı. Toplu mezarlar Birleşmiş Milletlerin kontrolü altında açılıyor ve kemikler teslim ediliyor.
Eğer kardeşim Hasan'ın kemiklerini bulup bana teslim ederlerse mezarına bu toprağı koyacağım.
Hasan'ın ve Hasanların ruhları şad olsun.



Şemsettin Gürtekin
Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı


*BİR DAVET*

TARİHİ BELGELER IŞIĞINDA ERMENİ MESELESİ

9 NİSAN 2010 CUMA
Saat
18.oo

YALOVA HALK EĞİTİM MERKEZİ Konferans Salonu

KONUŞMACI
AVUKAT
KEĞAM KARABETYAN


Düzenleyen
YALOVA ASILSIZ ERMENİ İDDİALARIYLA MÜCADELE DERNEĞİ





Türkiye'deki Kaçak Ermeniler, Ermeni Tezleri ve Türkiye [Günay Tulun]

Hani yıllar önce kaçak Ermenilerin durumunu ortaya koyup bir de öneri getirmiştim ya!
Bu gece bu önerinin oldukça benzerinin "Teke Tek" programında tekrarlanması ilgimi çekti.
Önerim neydi?
Hangi milletten olursa olsun, Ermeniler de dahil olmak üzere, Türkiye'de yaşadığı hâlde isteği dışında sürgüne gönderilmiş kim varsa buyursun, geri gelsin, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olsun.

Yalnız onlar mı?
Öz be öz Türk olup da Cemiyet-i Akvam, İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve sinsi gözlemci Amerika Birleşik Devletleri'nin baskıları sonucu; "Mübadil" adını alarak Yunanistan'a gönderilmek zorunda kalınan ve belki de bugün asıllarını unutmak zorunda bırakılmış tüm soydaşlarımız da...

Yalnız onlar mı?
Kaçak olduklarını herkesin bildiği, Türkiye'de yaşayan Ermenistan Vatandaşı kaçak işçiler ve aileleri de Türk Vatandaşlığı'na alınsın.
Tanımlaması farklı olsa da uygulamada devletle özdeşleşmiş, hatta daha da özdeşleşmeye gayret eden bugünkü hükûmet mademki yasaları uygulamamış, o insanların kaçak olarak gelmelerine, Türkiye'de yurtlanmalarına göz yummuş; bilerek, isteyerek yaptığı bu yanlışı insanlık, insan olmanın onuru adına telafi etmek gerekir.
Çünkü o insanlar arasında, ülkemizi ülkeleri olarak bilen yeni kuşaklar yeşermekte...

Yalnız onlar mı?
Aynı durumda olan diğer kaçak yabancılar da...
Geçmişte yaşananlar mademki Osmanlı Coğrafyası sınırları içinde olmuş, Osmanlı Tebası olan tüm halkların hakları da bugün o sınırlar içinde hüküm süren devletler tarafından karşılanmalıdır. Yani Türkler Osmanlı'ydı da Yunanlılar, Araplar, Bulgarlar, Ermeniler ve diğerleri Osmanlı değil miydi?
Herkesin, ama Türkler dahil
herkesin ne hakkı varsa ortaya dökülsün, bundan sonra da hesaplar kesilsin.
Bu konuda tek korkum hak aramaktan korkan milletimin uyuşukluğudur.
Bu uyuşukluğun son fotoğrafları, Kıbrıs'ta haklarını arama becerisini gösterememeleri ve Ermeni, Yunan, Amerikan, Avrupa Birliği yaygaralarına sürekli boyun eğmeleridir.

Önerdiğim konunun bir takım kurallara bağlanması gerekir diyenlere cevabım biraz Demirelvâri olacak ama ne yapayım ki söylemek zorundayım.

- "Biz aksini mi söyledik ki? Hem söylemişsem ne söylemişim deyiverin bakayım."
Bizim işsizler ne olacak diyen varsa onu halletmek de hükûmetin görevi...
Hükûmet çözüm bulamazsa bende onun da formülü var.
Ey Özelleştirme Aşıkları!
Siz "Kamu İktisadi Teşekkülleri"nin ilk amaçlarından birinin işsizliğe çare olduğunu bilmiyordunuz değil mi?
Hani Atatürk'ten, İnönü'ye; Demokrat Parti'den Demirel'e kadar tüm yöneticilerin yokluklar içinde yoksulluklar içinde bin bir emekle açıp işler hâle getirdikleri fabrikalar, kurumlar var ya! İşte onlardan söz ediyorum. Hani 85 yılda yapılmayanı yaptık propagandalarıyla bir çırpıda sattığınız fabrikalardan, kurumlardan, limanlardan, arsalardan, arazilerden, binalardan bahsediyorum.
Acaba anlayabildiniz mi "KİT"lerin hikmetini...
Onlar kötü işletilmişse arpalık hâline getirilmişse bu tamamen siz siyasetçilerin suçu...
Ülkeye hizmet yerine, oy depolarına yaranıp yeniden seçilme gayretinizdendi.


Bende işsizliğin formülü var da programdaki konuşmacılar arasında da korkunç bir adam var.
Aman Allah'ım!

Aman aman aman!

Gerçekten korkunç bir adam.
Her şeyi maharetle çarpıtıyor. Tek yönlü, taraflı, kavgacı ve karşı tarafla alay eden, kanımca insanlıktan nasiplendiği şüphe götürür biri.

Adı, Sevan Nişanyan...
"Tuğçe Baran"dan dönme Mutlu Tönbekici'nin eski eniştesiymiş.
Hani, Necati Doğru'nun ülkemiz yararına olacak bir yazısına yasak koyup istifasına neden olan insanların yönettiği; her okuduğumda yapılan yanlışlar nedeniyle aklıma zor sahip olduğum
Vatan adlı gazetede köşe yazarlığı yapmakta olan çift kimlikli o hanımın eski eniştesi...
Hani insanların adlarıyla alay eden, gazeteciliği; gezip gördüğü yerleri yazmak, sevgilisinden söz etmek, kışlık yazlık evini anlatmak sanan ve bunları sansürsüz yazabilme iznini edinmiş hanımın eski eniştesi...
Hani Türkiye aleyhine her konunun içine koşarak giren "BAYAN" var ya işte onun...
Bunu öğrenince Tuğçe Baran'dan dönme Mutlu Tönbekici'nin nedenlerini daha iyi anlar oldum.


Şu Nişanyan'a bir kez daha bakalım.
Olayları yalanmış, iftiraymış, uydurmaymış, hayaliymiş diye sınıflandırma beceri ve melekesinden yoksun;
vicdanı sızlamadan tüm kötü sözleri Türkler için sarfedebilen, az önce söylediği sözü karşı taraftan biri ele alınca daima "Mesele o değil" diyen; bağırıp çağıran, hakaret üstüne hakaret yağdıran bu tuhaf adam, Ermeni Tezi'nin ne olduğunu en iyi şekilde öğretti bize...
Türkiye'nin her iyi niyetli yaklaşımını küçümseme, yalan, iftira, çamur,
gerçeklerle alay etme, başka konuda olsa insanı kahkahalarla güldürecek bilgisizliğinin ve sapla samanı ayırt edememenin getirdiği saçma sapan savlar, her doğruya karşı hemen bir alternatif yalan üretme, bilimsel yaklaşımlara ret!
İyi de bunun adı ne?
O cevabı da ben vereyim: Çözümsüzlük!

Çözümden kaçmanın çözümden korkmanın tek kelimelik özetidir bu...
Ha Diaspora ha Ermenistan ha Sevan Nişanyan ha onların kafadaşları.
Aynı hamam içindeki aynı tas hepsi...

Program sonunda, her şey yarın halledilecekmişcesine atılan karşılıklı kahkahalara bakmayın siz...
Nedense bir yabancı gördüklerinde demokrasi ve hoşgörü sembolü figürler saçmaya özel gayret gösteren insanımızın zayıflığındandır, o!
Bu konuda Sayın Yusuf Halacoğlu'nu tenzih etmek isterim.
O değerli bilim adamı; her zaman nazik her zaman kibar her zaman asil...
Bilgi ve birikimi destekliyor onu...

Bu yazıyı okuyanlardan bana kızanlar çıkabilir.
Sakın ha!
Bazı şeyleri önermek, benim de o pes edenler arasında olmamı gerektirmiyor.
Yaşayıp gördüklerim bana şunu söylüyor.
Ermeniler; Ermeni, evet evet Ermeni, Türk ve Kürt soyuna kırım yapmışlardır.
Yaptıkları bu kırımın; savaştı, haktı, hukuktu diye tutunacak dalları da yok.
Yardakçıları kimdi derseniz?..
Yardakçı mıydılar, yaratıcıları mıydılar diye ayırt etmek zor ama aşağıya sıralayayım hemen:
Amerika, Rusya, Fransa, İngiltere, Almanya...
O kadar mı?
Olur mu?
Onlar yalnız başroldekiler, kötülüğün fışkıran kaynağıydılar.
Tetikçileri sıralarsak;
Arap'ından Yunan'ına, Makedon'undan Bulgar'ına kadar Osmanlı Coğrafyası içinde yaşamış ve Osmanlı Halkı'nı soykırıma uğratmış eli kanlı her millet...
Dinini, dilini yüzyıllarca serbestçe yaşayabilen bu insanlar, Türkler savaşlarda kırılırken hayatı özgürce ve keyifle yaşamaktan sarhoş bir hâlde yukarıda adı sayılan o devletlerin önderlik ve himayelerinde ellerini kanla yıkadılar.
Milletim bunları bilmiyorsa yöneticilerim bunları anlatmaktan acizse ne olmuş?
Kozmik bellekte yazılıdır hepsi.

Gün gelir devran döner, o bilgiler o bellekten yeryüzüne iner.
Biz görür müyüz bilmem ama inme zamanı hızla gelmekte gibi...
Allah'ın adaletine sevinmek gerekmez mi?
O da o bilgileri koymuş terazisine yola çıkarmış bile...
Bu kadar aşağılanmanın sonu, Türkiye için aydınlık çağın yaklaşmakta olduğundan mı acaba? Söyleyen ben değilim inanın.
Tarih boyunca bu hep böyle olmuş da onun yalancısıyım.


Özel Not
- Cemiyet-i Akvam:
28 Nisan 1919 tarihli konferansla sözleşme koşulları kabul edildikten sonra, resmen 10 Ocak 1920'de İsviçre'de kurulan, 18 Nisan 1946 tarihindeki Cenevre Konferansı'yla kendi kendini fesheden; en çok kullanılan İngilizce adı "League of Nations"un baş harfleri olan "LON" adıyla tanınan, İspanyolca konuşulan ülkelerde "Sociedad de Naciones", Fransızca konuşulan ülkelerdeyse "Société des Nations" adıyla bilinen "Milletler Cemiyeti"...
- Cemiyet: Dernek, toplum, sosyete
- Akvam: Kavimler, budunlar







Günay Tulun




Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış [Bingür Sönmez]

ATEŞE DÖNEN DÜNYA: SARIKAMIŞ kitabının genişletilmiş ve gözden geçirilmiş 7. baskısı Omnia Yayıncılık tarafından yayımlandı.
Sarıkamış Harekâtı ve 1. Dünya Savaşı ile ilgili anı ve incelemeler gözden geçirilerek, şimdiye kadar "Sarıkamış literatürü"ne girmeyen kitap ve yazılı kaynaklardan yararlanılarak yazılan "Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış"ta, henüz yayınlanmamış anılardan bölümler de yer alıyor.

Kitap Osmanlı İmparatorluğu'nun Dünya Savaşı öncesindeki mali ve idari yapısını, "İttihat ve Terakki" iktidarını, İmparatorluğun savaş öncesi ittifak arayışlarını, Osmanlı Ordusu'ndaki "Alman Nüfuzu"nu; Teşkilat-ı Mahsusa'nın oluşumunu ve savaştaki konumunu, Enver Paşa'nın savaş öncesindeki ve sırasındaki faaliyetlerini; Türkiye'nin İslam dünyasında, Ortadoğu ve Orta Asya'da üstlenmek istediği rolleri; savaşla birlikte adeta bir yarışa dönüşen propaganda faaliyetlerini, "Azap ve Köprüköy Muharebeleri"ni ve "Sarıkamış Harekâtı"nı dönemin konjonktürü ile birlikte inceliyor.
Askerin içinde bulunduğu fiziki
koşullar kadar "savaş psikolojisi" üzerinde de duruyor. Savaşın askerler kadar, siviller üzerindeki etkisini de irdeliyor.

Sarıkamış Harekâtı'nın yanı sıra 1. Dünya Savaşı ve Osmanlının son dönemi ile ilgilenenlerin ilgiyle okuyabileceği "Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış"ta, başta Bingür Sönmez'in kişisel arşivi olmak üzere yurt içi ve yurt dışındaki özel arşivlerden temin edilen ve birçoğu Türkiye'de ilk kez yayınlanacak olan yetmişten fazla fotoğraf ve belge de yer alıyor.

"Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış"ın bölüm başlıklarından bazıları şöyle...
Osmanlının "Dünya Savaşı"na girişi, Ölüm Meleği (Enver Paşa), cihat ilanı ve seferberlik, propaganda yarışı, ordunun durumu ve Alman hâkimiyeti, Azap ve Köprüköy muharebeleri ile Sarıkamış Harekâtı'na hazırlık, Sarıkamış Harekâtı, sansür, esirlerin dramı...
Kitabın yazımında yayınlanmamış doktora tezleri de dahil olmak üzere yüz elliye yakın kaynaktan yararlanıldı.Bunları örneklersek...
- Kâzım Karabekir, Ali Fuad Erden, Hüseyin Atıf Beşe, Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa, Ali Rıza Eti, İzzettin Çalışlar, Tahsin İybar, Aziz Samih, Faik Tonguç, Ziya Yergök, Arif Baytın, Ali İhsan Sabis, Fevzi Çakmak, Şerif Köprülü gibi askerler;
- Liman von Sanders, Emil Ludwig, General Nikolski, General Maslofski, General Ludendorff, Tcherep Spiridovitch, Friedrich Freiherr Kress von Kressentein gibi yabancı askerler;
- Clair Price, Lothar Rathmann, Paul R. Krause, Stephane Lauzanne, Standford Show gibi yazar ve uzmanlar;
- Yahya Kemal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay, Yaşar
Kemal, İlhan Selçuk, İlhan Bardakçı gibi edebiyatın ve basının önde gelen isimleri;
- İbrahim Temo, Emir Şekip Arslan, Ali Emiri Efendi, Kapancızade Hamit Bey, Yusuf Akçura gibi dönemin siyaset ve devlet adamları;
- Şevket Süreyya Aydemir, İlber Ortaylı, Fatmagül Demirel, Ramazan
Balcı, Yusuf Hikmet Bayur, Fahri Belen, Şükrü Hanioğlu, Zafer Toprak gibi uzmanlar...

"Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış", bugünün Türkiye'sinin biçimlenme
sinde önemli bir rolü olan Sarıkamış Harekâtı'nı incelediği gibi, bu konuda araştırma yapacak olanlara kaynakların zenginliğini de göstermesi açısından dikkat çekici bir çalışma...
Kitabın Rusça ve İngilizce
tercüme çalışmaları da tamamlanmak üzere.
Savaşın gerçek kurbanları olan kadınlara, "Allahuekber Dağları"nda
çığlıkları yankılanan çocukların annelerine' ithaf edilen "Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış"ın telif geliri Sarıkamış'ta açılacak "Sarıkamış Müzesi" için harcanmak üzere "Sarıkamış Dayanışma Grubu"na bırakıldı.


Bingür Sönmez
Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı


"Aşağıdaki Bilgileri Rahat Okuyabilmek İçin, Kitap Kapaklarıyla Tanıtım Yazısının Üzerini Tıklayınız"





%15-20 İndirimle Temin Edilebilecek Yerler

Ermeni Yasa Tasarısı Gerçeği [Şemsettin Gürtekin]

Yine aynı senaryo yine aynı oyun...
Yine ABD Dış İlişkiler Komisyonu ve yine asılsız soykırım yasa tasarısı...

Yine aynı oylama ve aynı sonuç...

Bunlar bilmediğimiz şeyler değil.
Her zaman her fırsatta anlattık (akademisyenler , sivil toplum kuruluşları, vatanlı yazarlar, bir de "vatansızlar" var ya) anlatmaya çalıştık, biz anlatmaktan yorulduk ama birileri anlamak ve tedbir almamaktan yorulmadılar.
Yine anlatmaya devam edeceğiz. Çünkü bu hepimizin vazifesi.
En alçakça suçla suçlanmak: SOYKIRIM.
Yüce Türk Milletini esir etmek.
Bazı şarlatanların ortaya çıkıp (sonrasında Nobel ödülüyle ödüllendirilen) 1,5 milyon Ermeni'yi katlettik ifadelerinin dikkate alındığı Türkiye'ye karşı tek kutuplu bir dünyada elbette bizler rahat oturmayacağız.

Mesele aslında soykırımla suçlanıp kabul edilip edilmeme değil...
İşin içinde farklı hesapların olması.
Bu coğrafyada bizleri hiç rahat bırakmadılar, bırakmayacaklar da.
ABD de lobi faaliyetlerimizi yapmaları için şirketlere yüzbinlerce dolar para veriyoruz, sonuç elde var sıfır. Bu işler bir günlük iki günlük işler değil. Adamlar bu işe yıllar öncesinden başladılar. Temsilciler Meclisi'nde görüşülmesine iki gün kala T.B.M.M den heyet gidiyor. Amaç : “İKNA TURLARI“...
Kimi nasıl ikna edeceksiniz?
Temsilciler meclisindeki birçok milletvekili seçimlerde Ermenilerden oy alıyorlar. Örneğin Kaliforniya da 231 bin Ermeni oyu var, ayrıca Diaspora para yardımında bulunuyor. Bu adamlarda diyet borçlarını ödüyorlar. Sorsanız birçoğunun tarihten haberi yoktur. Bunları ikna edemezsiniz. İki gün kala hiç edemezsiniz.
Bizlerin anlatmaya çalıştığı da buydu. Devlet baştan organize olmalı, işleri baştan organize etmeli, adamlar yıllardır çalışıyorlar semeresini de görüyorlar.
Nasıl mı ?
Sadece ABD yi örnek verelim.
-Ermenice yayın yapan 25 adet radyo programı var.
-Bülten ve dergilerin toplam sayısı 118 adet.
-Ermeni çalışmaları üzerine 17 adet süreli yayın,
-23 adet Araştırma Merkezi,
-17 adet Okul Mezunları Kuruluşu,
-21 adet Sportif Kuruluş,
-13 adet Halk Evi,
-32 adet Hemşeri Kuruluşu,
-16 adet Hayırsever Kuruluş,
-29 adet Sanat Kuruluşu,
-104 adet Kültürel Kuruluş,
-10 adet Gençlik Kuruluşu,
-69 adet Öğrenci Derneği bulunmaktadır.
Yıllık harcanan para 500 milyon dolar.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım. Biz bunların ne kadarını yapabiliyoruz? Bırakın yurt dışını yurt içinde Asılsız soykırım İddialarıyla ilgili neler yapılıyor. Acaba Halkımızın Haberi var mı ? Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği nin yaptığı ankete bakmakta fayda var.
570 kişi ye sorulan sorular ve cevaplar...
-Soru: 1915 olayları hakkında kitap okudunuz mu?
-Cevap: katılımcıların % 91'i hiç kitap okumamış.
-Soru: 1915 olayları hakkında makale okudunuz mu?
-Cevap: katılımcıların % 60'ı okumuş.
-Soru: 1915 olayları hakkında panel/konferansa katıldınız mı?
-Cevap: katılımcıların %55'i katılmamış.
-Soru: 1915 olayları hakkında yeterli çalışmaların yapıldığına inanıyor musunuz?
-Cevap: Katılımcıların % 86'sı inanmıyor.
-Soru: Ermenistan sınır kapısı açılsın mı?
-Cevap: Katılımcıların % 89'u hayır açılmasın.
Bunların dışında pek çok soru var, bu kadarını alalım yeter. Tabii bazı oranlar yüksek özellikle panel, konferans, makale okuma.
O da "Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği"nin varlığından ve çalışmasından kaynaklanıyor. Ülkenin genelini dikkate aldığımız da sonuç bence çok vahim. Çünkü bu çalışmayı yapacak Türkiye de dernek yok denecek kadar az. Bu sonuçları kısaca değerlendirdiğimizde sonuç olarak, HALKIMIZIN TARİHİNDEN VE YAŞANANLARDAN HABERİ YOK sonucu çıkıyor. Önce halkımızı aydınlatmalıyız. Ayrıca farklı bir örnek daha verelim.
1993-2003 yılları arasında "Asılsız Soykırım İddiaları"yla ilgili yazılan yazı, makale vs...
Fransa da 240 haber, 181 haber olumsuz; Rusya da 161 haber, 107 haber olumsuz; Yunanistan da 85 haber, 62 haber olumsuz; İtalya da 79 haber, 54 haber olumsuz; ABD de 169 haber, 45 haber olumsuz; Avusturya da 58 haber, 21 haber olumsuz; Ermenistan da 168 haber, 111 haber olumsuz; K.Rum Kesimin de 51 haber, 38 haber olumsuz; Belçika da 64 haber, 32 haber olumsuz; İran da 50 haber, 16 haber olumsuz; Azerbaycan da 147 haber, 60 haber yansız; Suudi Arabistan da 14 haber, 4 haber olumsuz; İngiltere de 50 haber, 33 haber olumsuz; Almanya da 39 haber, 17 haber olumsuz; Ürdün de 6 haber, 4 haber olumsuz; İsviçre de 76 haber, 25 haber olumsuz; Katar da 1 haber, 1 haber yansız; Japonya da 16 haber, 7 haber olumsuz...
Toplam 1519 haber, yalnız 96 haber olumlu ki bu haberlerin 87 tanesi Azerbaycan da...
781 haber olumsuz, 642 haber yansız.
Lütfen bakar mısınız çalışmaya. Şimdi siz kalkıp bunları iki günde ikna edemezsiniz.

Ayrıca neden hep biz kendimizi verici olmak mecburiyetinde hissediyoruz. Elbette ilişkiler güzelleşsin, gelişsin. Fakat bunlar tek taraflı olmasın, sınır kapısını aç, protokolleri imzala, meclisten geçir, Dağlık Karabağ'a karışma, soykırımı kabul et.
YANİ SEN HEP VERİCİ OL BEN HEP ALICI...
Nerede görülmüş böyle ilişki.
2007 yılında 21'e karşı 27 evet oyuyla tasarı kabul edilmişti.
Şimdi birileri çıkıp 22'ye karşı 23 evet oyu çıktı, fark 1'e indi deme cahilliğini göstermesin.
Olur ya biz hatırlatalım.





Şemsettin Gürtekin
Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı




İstiklal Marşı'mızın Yazılış Koşulları [Canay Davran]

Ulusların beraberlik ve bir olma duygularını yansıtan marşlardır, millî marşlar...
Her ulus kendi millî marşını belirli tarihî olaylar sonucu elde etmiş, ama hiçbiri "İstiklal Marşı"mız gibi Türk Ulusu'nun karakter ve geçmişini birebir yansıtan özellikte olmamıştır.

“İstiklal Marşı”mız; simgelediği bağımsızlık mücadelesinin büyüklüğünün yanı sıra, mazlum uluslara örnek olma özelliğinden dolayı da ayrı bir değer taşır. Ulusumuz, esaret ve köleliği kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Her ne kadar son günlerde topraklarımızda gözü olan ve suçlu eşkıyaların taktiğiyle hâlâ sürekli olarak "Soykırım Meselesi"ni fırına süren Fransa, Amerika ve Almanya gibi soykırım yapmayı meslek edinmiş üç ülke; "Üç silahşörler"le diğer yardakçılarını da unutmamamız gerek. Çünkü bu ülkeler geçmişte olduğu gibi uğraşmaktadırlar bizimle.

Özgürlük ve bağımsızlık temel değerlerimizin başında yer alır. Bu nedenle “İstiklal Marşı”, emperyalist güçlere karşı başkaldırının ve inanılmaz fedakârlıklar sonucu elde edilen bir zaferin, destanlara sığmaz muhteşem bir öyküsüdür.

Bugün; “Kurtuluş Savaşımız”la onun yarattığı çağdaş, demokratik, laik cumhuriyet temellerine bir başka sıcaklıkla sarılmalı, bir başka güçle sahip çıkmalı herkes. Sahip çıkmalı ki, ulusal marşımızın verdiği mesajı daha iyi algılayıp daha iyi anlatabilelim.

Yıl 1921…
"Sakarya Meydan Savaşı" son hızla devam etmekte...
Düşman Ankara´ya çok yaklaşmış, top sesleri Ankara içlerinden duyulur hâle gelmiş. Hatta öyle ki, Ankara’nın boşaltılması bile söz konusu edilmektedir sessizce…
Asker perişandır. Üzerinde yeterli teçhizat, savaşmasına yetecek malzeme, açlıktan ezilen midelerini susturacak yiyecek yoktur. İşte böyle buhranlı bir günde; Genel Kurmay Başkanı İsmet Paşa´nın aklına, ordu ve milleti heyecana, şevke getirecek bir marş yazılması fikri gelir. Bu düşüncesini Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’a açıklar.
Bakanlık bu düşünceyi benimseyerek para ödüllü bir yarışma düzenler.
Ödül beş yüz liradır. Yarışmaya tam 724 şiir gönderilir.
Son derece titiz bir incelemeden sonra ancak altı şiir ilk elemeyi aşar. Aşar aşmasına da hiçbiri istenen heyecanı yaratacak özellikte değildir.
Bunun üzerine Hamdullah Suphi; o sırada Burdur milletvekili olan Mehmet Akif'den bir şiir yazmasını ister. Para ödülü konduğu için Mehmet Akif yarışmaya katılmak istemez. Zorluklarla ikna edilir sonunda… Kendisine kazandığı takdirde “ödülün hayır cemiyetlerine bağışlanacağı” sözü verilmiştir çünkü… Bu söz üzerine yazmaya başlar. Ona göre; “Bu öyle bir şiir olmalıdır ki; Mehmetçik onda tüm benliğini, bağımsızlık aşkını bulmalı, vatanın bağrına hançer gibi saplanan düşmanla savaşırken, kutsal bir ayet gibi dudaklarından eksik etmemelidir.”
Böylesine büyük özelliklere sahip bir şiiri yazmak, hele bu şiir bir millî marş niteliğinde olacaksa hiç mi hiç kolay değildir. 
Mehmet Akif, ulusun içinde bulunduğu durumu çok iyi özümsediğinden muhteşem bir üslupla tam kırk sekiz saat içersinde “İstiklal Marşı”nı bitirir. Akif’in şiiri, elemeleri aşmış o altı şiirle birlikte ordu komutanlarına gönderilir. Askerlerin duyması, okuyup değerlendirmesi sağlanır.
Mehmet Akif´in şiiri gönüllerdeki tahta çıkıvermiştir hemen.
Tüm askerin, savaşan o kahraman insanların dilindedir artık!

Cephede, askerlerin seçtiği şiirin “İstiklal Marşı” olarak kabul görmesi için “Türkiye Büyük Millet Meclisi”nde görüşülmesi, milletvekillerinin onayından geçmesi gerekir.
Gereken yerine getirilir tabii…
O gün, Hamdullah Suphi Tanrıöver kürsüye çıkıp tüm milletvekillerinin huzurunda okur şiiri… Etki müthiştir. Hamdullah Bey kürsüden inemez bir türlü.
Şiir; bir daha bir daha bir daha okutulur.
Sesi gittikçe kısılan Hamdullah Bey; her okuyuşunda ayakta çılgınca alkışlanmakta, şiirin özündeki ruh, milletvekillerinin kalpleriyle birleşmiş, bir çığ gibi taşmaktadır meclisten.
Gün 12 Mart 1921, vakit öğlenin biraz sonrasıdır. Ulusal marşımız bellidir artık. Büyük şair Mehmet Akif Ersoy, Türk Milleti'nin duygularıyla asli karakterini o kadar güzel ortaya koymuştur ki başka hiçbir eser ufak bir şans dahi bulamamış, onunla yarışamamıştır.
Peki, şiir ortaya çıkmıştır ama bestelenmesi ne olacak, eseri kim marş hâline getirecektir?
Bunun için de kollar sıvanır hemen.
Hızla bir komisyon kurulur. Yeni bir yarışma açılır.
Yirmi dört kişi katılır bu yarışa…

Komisyon çalışmalarını Mustafa Kemal’de yakından takip etmektedir. Marşın uzunluğunu, halkın söylemekte zorlanacağını, kısaltma yapılması gerektiğini görmüştür.
Kısaltma yapılırken, ulusun davasını çok iyi anlatan;

“Hakkıdır hür yaşamış; bayrağımın hürriyet,
.Hakkıdır Hak’ka tapan milletimin istiklal !”

mısralarının, “Benim bu ulustan daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır” sözleriyle "Marştan çıkarılmaması"nı ister.


Marş ilk önce, 1924 yılında Ali Rıfat Çağatay'ın bestelediği şekliyle çalınır. Eserde gönüllere hitap etmekte zorlanan bir şeyler vardır sanki.
1930 yılında beste de, bestekârı da değişir.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün; 1922 yılında, yani tam sekiz yıl önce bestelediği marş, Türk Milleti'nin gönlünden, diline iner o gün...

Bayrağımızın her dalgalanışında varlığımızı tüm dünyaya dalga dalga ilan eden “İstiklal Marşı”mız; ulusumuza bağımsızlığını kazandırmak için, canları pahasına mücadele eden, bu uğurda şehit olan Mehmetciklerimizle bu büyük mücadelenin öncüsü kahraman Mustafa Kemal Atatürk ve bu destanı manzum hale getirerek ölümsüzleştiren Mehmet Akif Ersoy’un ruhlarına, kalplerimizden koparak ulaşan birer fatihadır artık.
Ne mutlu o askere!
Ne mutlu o komutana!
Ne mutlu o şaire! Böyle değerlere sahip olan milletime ne mutlu!..



Canay Davran
Radyoyu Tıkla, İstiklal Marşı'nın
Şiir ya da Marş Hâlini Seç: Dinle



İSTİKLAL MARŞI ve NOTALARI
[MARŞ, NOTA ve FOTOĞRAFLARI Büyütmek İçin Üstlerini Tıklayın]

Hocalı Türk Soykırımı [Şemsettin Gürtekin]

Son yılların en büyük soykırımı, 1992 yılının 25 Şubatını 26 Şubata bağlayan gece Azerbaycan'ın Hocalı kazasında Ermeni Komitacılar tarafından meydana getirilmiştir.

613 kişi öldürülmüş, 1250 kişi esir edilmiş, 487 kişi sakat bırakılmış,150 kişinin akibeti bilinmemektedir.
"Hocalı Soykırımı"nı yaşayanlar o günün dehşetini unutamamış, birçoğunun ruh sağlığı bozulmuştur.
Asala militanı VAZGEN SİSİNYAN‘a, Ermenistan Cumhurbaşkanı ROBERT KOÇARYAN, "Karabağ Savaşı Kahramanı" adını vermiştir. Peki, istenilen nedir?
Amaçları, yapmak istedikleri nelerdir? “DENİZDEN DENİZE BÜYÜK ERMENİSTAN” rüyasını gerçekleştirmek. Bunun için yalnızca Azerbaycan’a değil; Türkiye’ye, Gürcistan’a ve diğer komşu oldukları ülkelere karşı, gizli ve açık tahribat meydana getirmekten çekinmemektedirler.

Hocalı, tarihin sayfalarına bir askeri birliğin, teröristlere para karşılığı yardımıyla da geçecektir.
Rus 366. Alayı, Ermeni Çetelerle işbirliği yaparak şerefli asker olma onurunu PARAYLA satmış, ellerindeki savaş malzemelerini kiralayarak bu katliama destek olmuşlardır.
ORDULARININ ŞEREFİNİ LEKELEMİŞLERDİR.
Alaydan kaçan asker ve bazı subaylar bunun vahşilik olduğunu açıklamışlar, bunun üzerine bazıları Ermeniler tarafından öldürülmüşlerdir.
O günleri daha iyi anlayabilmek için dünya medyasına bakmakta fayda var.


WASHINGTON POST: Dağlık Karabağ kurbanları Azerbaycan’da toprağa verildi. Yedi kişinin cesedi bugün gösterildi. Bunlardan ikisi çocuk, üçü kadındır. 120 kaçkın Ağdam hastanesindedir, vücutlarında çok sayıda derin yaralar bulunmaktadır.

THE TIMES: Ermeniler yüzlerce kaçkın ailesini katlettiler.

THE TIMES: Katliam açığa çıktı.

THE TİMES: Onların çoğu tanınmaz hâle gelmiştir. Küçük bir çocuk yapayalnız kalmıştır.

IZVESTIYA: Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Yaşlı kadınlardan birinin yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi yüzülmüştür.

SANDY TIMES: (THOMAS TOLTS, Ermenilerin yaptığı katliamlar hakkında bilgi veren raportör) Hocalı yalnız Azerbaycan şehri olmuştur, geçen hafta yeryüzünden silinmiştir.

FINANCIAL TIMES: Ermeniler Ağdam’a gider göçmen kafilesini kurşunladılar. Azerbaycanlılar 120 ceset saydılar.

LE MONDE: Ağdam'da bulunan yabancı gazeteciler Hocalı’da öldürülmüş kadın ve çocukların arasında 3 kafa derisi soyulmuş, tırnakları sökülmüş ceset görmüşler. Bu Azerbaycan tebligatı değil, gerçektir.

NIE GAZETESİ: Bulgaristan’da çıkan bu basın organı "Hocalı Soykırımı"na ait özel sayı çıkarmıştır.

VIOLLETTA PARVANOVA: Hocalı insanlığın faciasıdır.

"Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği" olarak, bu soykırımı lanetliyor ve her zaman her fırsatta insan hak ve özgürlüklerinden dem vuran dünya ülkelerini göreve davet ediyoruz.


"Hocalı Soykırımı" 20. yüzyılın en utanç verici soykırımı olarak tarih sayfalarında yer alacaktır. Türk Milleti'nin çektiği ve çekmekte olduğu bu ızdıraplar elbet birgün son bulacaktır. Evlerinden, yurtlarından, topraklarından uzaklaştırılan 1.5 milyon Dağlık Karabağlı'nın sorunlarını dinlemek, onlara yardım etmek insanım diyen herkesin görevidir.

1996 yılında "Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)"in 54 üyesinden 53’ü Karabağ'ın Azerbaycan toprağı olduğunu kabul etmesine rağmen henüz ne bir kınama ne de bir gelişme gözlenebilmiştir.
Milletler yaptıklarıyla anılır.

Tarih, milletlerin hafızasıdır.




Şemsettin Gürtekin
YALOVA ASILSIZ ERMENİ İDDİALARIYLA MÜCADELE DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU BAŞKANI





  • ALINTI YAPMAK İÇİN

    • Yazarlarımızın makaleleri ve Sayın Günay Tulun'a ait şiirlerin, "Radyo-TV ile diğer basın ve yayın organlarında" yayım ilkesi: Önceden haber verme, eserin aslına sadık kalma, eser sahibiyle alıntının yapıldığı yer adlarını anlaşılır bir açıklıkla belirtmektir. Yayın öncesi bildirim imkânının bulunamadığı aniden gelişen durumlardaysa nezaket gereği, [sessizliginsesi.tr@gmail.com] adresine yayın sonrası bilgi gönderilmesini rica eder; tüm yayınlarınızın başarılı geçmesini dileriz.
  • ESER EKLEMEK İÇİN

    • "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm basılı ya da dijital yayın sayfalarında halkımızın geniş dünya ilgisine uygun olarak her türlü konuya yer verilmiştir. Yayınlanan fotoğrafların büyük bir kısmı "Kadim Okurlarımız" tarafından gönderilmiştir. Fotoğraf ve çizgi resimlerde "İlişkinlik-Telif Hakkı" konusunda tereddüt oluştuğunda bu eserleri yayından çekme hakkımız saklıdır. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm gazete, dergi, site, blog gibi yayın araçlarında yayınlanan makale ve diğer yazı türleriyle fotoğraf, resim, yorum gibi her türlü eserin; üçüncü şahıs, kurum ve kuruluşlara karşı her türlü sorumluluğu, bu eserlerin sahibi olan yazar, gönderici ve ekleyicilerine aittir. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"nun yayın organlarına kayıt edilen ya da kaydedilmek üzere gönderilen eserlerin, telif hakları konusunda problemsiz olmaları önemli ve gereklidir. Yayın Kurulu, gönderilen eserleri yayınlamaktan vazgeçebileceği gibi, dilediği yayın organlarından birinde ya da hepsinde aynı anda ya da değişik zamanlarda yayınlayabilir, yayınlamak isteyen üçüncü şahıslara, tüzel kişiliklere ve kurumlara onay verebilir ya da onlar tarafından yayınlanmasını engelleyebilir. Yalnız şu unutulmamalıdır ki bu eserler, okura saygı kuralı gereği Türkçe kurallarına uygun olmalıdır. Yazılar yayınlandıktan sonra, yazar ya da ekleyicisi; istifa, uzaklaştırılma, çıkarılma dâhil herhangi bir nedenle yazı göndermesi sonlandırılmış olsa dahi "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu Yayın Kurulları"nın oy birliği içeren onay kararı olmadan eserlerinin kayıtlarımızdan ihracını isteyemez, istediği takdirde bunun reddedileceğini en baştan bilmelidir. Gönderici ve yazarlarımızın bu konuya önceden dikkat etmeleri, ileride ihtilaf doğmaması için baştan eser göndermemeleri gerekmektedir. Yayın organlarımıza ekleme yapanlar, bu konudaki sorumluluklarını okumuş ve kabul etmiş sayılacaklardır. Uzun süre yazı göndermeyen ya da yazmayı bırakan köşe yazarlarımızın o güne kadar gönderdikleri tüm yazılar "Konuk Yazarlar" bölümüne aktarılarak yeniden yazı göndermeye başladığı güne kadar köşesi kapatılır. Köşeyi kapama ya da kapatılan köşeyi açıp açmama konusunda karar sahibi, "Sessizliğin Sesi Grubu" ile "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"dur. İhtilaf durumunda, İstanbul'un Kadıköy Mahkemeleri yetkilidir.
  • YORUM YAZMAK İÇİN

    Sayın Okurlarımız: Yorumlarınızı; Grubumuza ait "Google, Yahoo, Mynet, Hotmail, TurTc " ve diğer posta adreslerimize göndermek yerine, "Yorum bölümü açık olan sitelerimiz"deki; yorum yazmak istediğiniz yazının alt kısmında yer alan "Yorum", "Yorum Yapın", "Yorum Yaz" veya "Yorum Gönder" tuşlarını kullanarak doğrudan kaydetme olanağınız bulunmaktadır. Yazacağınız yorumlarınızın; gecikmeksizin, anında yayına girmesini dilerseniz bu yolu tercih etmenizi, saygılarımızla öneririz.

TÜM SİTEYİ DİLDEN DİLE ÇEVİRMEK İÇİN, "DİLİ SEÇİN"İ TIKLAYIN