Teröristlerle İsrail'in Müşterek Harekâtı [Günay Tulun]

Yeni güne girilen ilk saat içinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Deniz Kuvvetlerine ait Deniz İkmal Komutanlığına teröristlerce saldırı düzenlendi.

Komutanlığın İskenderun'da bulunan üssüne, saat 00.4o sıralarında yapılan roketli saldırı esnasında görev değişimi yapıldığından, ilk saldırı anında 6 askerimiz şehit oldu. 7 askerimizse yaralandı.
Teröristler roket attıktan sonra uzun namlulu tüfeklerle saldırıyı sürdürdü. Karşı ateş açılması sonucu kaçan teröristlerin aranmasına devam ediliyor.

Bu acı haber yukarıdaki başlığımızın bir kısmı. Diğeri ise İskenderun saldırısına*** bağlanması gereken başka bir saldırı haberi: Bu da İsrail'in yardım konvoyuna saldırması, saldırı için de doğrudan Türk bandırası taşıyan gemiyi yani gemimizi hedef seçmesi...
İskenderun'daki hain saldırıyla neredeyse aynı anda bindirme yapıp yardım gemilerine doğru yola çıkan İsrail komandoları, önce bu gemileri abluka altına almış daha sonra da gemiye çıkarak sivil yardım heyetine saldırmıştır. Abluka başladığı andan itibaren, geminin dışarıyla haberleşme yapmasını önlemek için, frekans bozucu cihazlar kullanılmıştır. Gemilere çıkılmadan önce bir uyarı yapılmış ve gemilerin "Ashdot limanına girmesi" istendikten sonra harekâta başlanmış ve saat 04.32'de gemilere çıkılmıştır.
İlk belirlemelerde, El Cezire televizyonunun açıklamasına göre aralarında 9 Türk'ün de olduğu söylenen 10, İsrail gazetelerine göreyse 16 ile 19 arasında sivil öldürülmüştür. Yaralı sayısıysa yine kimilerine göre 50 kimilerine göreyse 39'dur.
Gemiler, saldırgan güçler tarafından İsrail'in Ashdot limanına çekilerek demirlettirilmiştir. Olaylar, ölü sayısı ve ölenlerin kimlikleri hakkında bilgi karantinası uygulanmakta olduğundan bu konuları doğrulatmak mümkün olamamaktadır.

Saldırının, İskenderun'daki terör baskınından hemen sonra olması terör örgütüyle İsrail arasındaki işbirliğine işaret edebilir. Konunun bu yönden de araştırılması gerekmektedir. Kuzey Irak'ta İsrailli subayların cirit attığı ve Kuzey Irak Ordusu ile terör örgütüne lojistik destek verdiği uzun zamandır bilinen ama nedense dile getirilmesinden korkulduğu için saklanan bir gerçektir.
İnsanlarımızın kışkırtıcı faaliyetlerden etkilenmemesi ve Yahudi vatandaşlarımızı kırıcı eylemlerden uzak durması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki onlar bizlerden bizler de onlardan birer parçayız. Biriz, aynıyız, kardeşiz.





Günay Tulun
HABERCİDEN GAZETESİ

Habercinin Notu:
Bugünkü gemi baskınının, yardım konvoyuna
katkı yapmadan önce AKP Hükûmeti tarafından
enine boyuna düşünüldüğünü sanıyorum. Olayların
bu yönde gelişebileceğini de öngörmüşlerdir mutlaka.
Benim bir saptamam var. Nedense tüm büyük olaylar,
Başbakan'ımızın dış seyahatleri sırasında gerçekleşiyor.
***Bu tespit daha hiç kimse uyanmadan ve hiç kimse bu
konuda herhangi bir düşünce belirtmeden önce,
erken saatlerde yapılmıştır. Zaten bu tür fikir
beyanları da saat 15.oo'den itibaren CHP
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun
konuşmasından sonra
başlamıştır.

27 Mayıs 2010'da Demokrasinin Sahte Kahramanları [Günay Tulun]

Bugün 27 Mayıs 2010...
Bir dönem devrim olarak adlandırılan, adı bayramla özdeşleştirilen olayın 50. yıl dönümü... Olay
o kadar çok kişi tarafından orasından burasından çekiştirilip durdu ki, yaşananları bilen de bilmeyen de 27 Mayıs sözünden korkar, tiksinir oldu. Korkunun ecele faydası yokmuş derler ya, bizim kuşak bir kez daha öğrendi bunu... AKP sayesinde zaman tünelinden geçip o günleri yaşar olduk.

KENDİM ETTİM
Artık inandım: Türk insanına insanca yaşamak haram.
Kendimiz ediyor, kendimiz buluyoruz belamızı.
Ne güzel şöylemiş ozan.
Derinden bir "Eyvah!" çekmiş önce, ardından dökmüş kahrını ortaya...
"Kendim ettim kendim buldum. Gül gibi sararıp soldum."
Sonra yine eklemiş: "Eyvah eyvah eyvah!"
Bugün, yani 27 Mayıs 2010'da da aklı eren herkes basıyor feryadı:
"Eyvah!"

27 Mayıs 1960'ın öncesiyle 2010 yılının olayları arasında birtakım farklılıklar varmış gibi görünse de çok yakında Demokrat Parti iktidarını bile arayacağız. Gidişat bu...

O günler hakkında bir şeyler söylemek istiyorum.
Yaşadığım gibi yazacağım. Şahit olduğum gibi... Kısa, çok yalın, çok öz...

Arzum, kendileri ikbal peşinde koşup çıkarlar elde ederken, halkı yanılgılara iten sahte demokratların söylemlerine kapılmamanızdır. Siz bakmayın bugünün sığ su kahramanlarına... Onların "darbe, darbeci, demokrasi, askerî vesayet, daha fazla özgürlük, Türkiye şöyle müthiş, Türkiye böyle büyük" söylemleri içi kurtlar tarafından boşaltılmış fındık kabuğudur. Bugün o palavracıların çoğu ya bir toplantıda ya bir televizyonda ya da bir gazetede karşımıza çıkıp "Cakka da cuk cak!" yapacaklar. Ne yazıktır ki yiyen de havudunla yiyecek onların yalanlarını. Keyif sizin ama ben yine de yurttaşlık görevimi yapıp uyarayım sizleri... Kanmayın onlara!..

Bu insanlar, demokrasi şövalyesi pozlarında ortalıkta salınıp duran iğrenç nemacılardan başka hiçbir şey değil. Üstelik kullanım süreleri dolar dolmaz hepsi arkasına okkalı bir tekme yiyecektir. Racon budur çünkü...

Lütfen bu sözlerimi bir yere yazın. Yazın, çünkü zaman haklılığımın ispatı olacaktır.

DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI TÜRKİYE'YE NASIL BİR DÖNEM YAŞATTI 
27 Mayıs öncesi berbat bir dönemdi. Ekonomik sıkıntılar büyüktü. Yaşadım biliyorum. Biliyorum dedim, çünkü çocuk yaşımda bile evin gıda alışverişini ben yapardım.

1956’dan itibaren bu tip konuları daha fazla anlar olmuştum. Yağ yoktu, peynir yoktu, pirinç yoktu, gaz yoktu, şeker yoktu, kibrit yoktu, toplu iğne yoktu… Yumurta bile… Anlayacağınız o yoktu, bu yoktu, şu yoktu, yok demek de yoktu. Yok demek bile yoktu ama “İkinci Dünya Savaşı” koşullarında ülkemizi düzlüğe taşıyabilmek için çıkartılan “Millî Korunma Kanunu”nu barış döneminde olmamıza rağmen, işine geldiği gibi uygulayan faşist bir hükûmet vardı.

Gıda konusu tek farkla aynen bugünkü gibiydi. O fark nedir derseniz, nereye kadar sürecek bilinmez ama gıda açıklarımız bugün, hazine tamtakır hâle gelinceye dek ithalatla kapandı. O günlerdeyse hazinenin tamtakır hâle gelme aşaması çoktan tamamlanmıştı. 

Demokrat Parti’nin son dönemlerinde et sıkıntısı da vardı. Bu sıkıntı, ABD’nin “II. Dünya Savaşı”nda askerleri için depoladığı etlerle aşılıyordu. Marshall Yardımı adı altında öğlen teneffüsünde okullarda süt tozundan yapılmış sütlerle teneke kutu içinde sarı Amerikan peynirleriyle bezenmiş masalar hazırlanırdı. Armatör çocuklarının bile yüzsüzce baş köşeyi kapmaya çalıştığı o masaların yanına iki nedenle hiç sokulmadım. Biri ihtiyaç sahibi arkadaşlarımızın rızkına engel olmamak, ikincisi bu yardımla ülke olarak düşürüldüğümüz durumun bilincinde olmak. Çünkü gerek ailem gerek daha önceki öğretmenlerimin verdiği bilgiler gerek Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk’le ilgili anlatılanlar gerekse de okuduğum menkıbe kitapları bende o bilinci oluşturmuştu.

Hepsinden önemlisi, özgürlük de yoktu. Sokaklarda yanlış bir tanımlama da olsa halk ağzıyla "Taharrat Kâtibi" yakıştırması yapılan kişiler dolaşırdı. Sağla solla biraz fazla ilgilenen dostlara "Ne o, taharrat kâtibi mi oldun?" şeklinde şakalar yapılırdı. Boş sayfalarla çıkan gazetelerin, hapislerde sürünen mert yazarların yanında; yandaş mı desek dalkavuk mu desek çıkar peşinde koşan aşağılık parazitler mi desek, işte o türlerden koca bir pislik grubu da vardı. Bugün bazı kesimlerin yere göğe sığdıramadığı komünistlik dâhil çeşitli akımları deneyen kötü şair rahmetli Kısakürek de bu parazitler arasındaydı. O dönemde başvekil olarak telaffuz edilen başbakandan himmet dilenen mektupları anlatılır, "Yine viski parası bitmiş!" diye dalga geçilirdi.

Başbakanla Cumhurbaşkanı, hemen her gün ya bir açılış yapıyor ya da bir fabrikanın temel atma töreninde boy gösteriyorlardı. Konuştukça konuşuyor, mikrofon gördüklerinde de coştukça coşuyorlardı. Allah'ın kimseye vermediği yetkiyi şeytandan almış olacaklar ki, insanları dindarlar ve CHP'liler olarak ayrıştırıyor, birbirlerine karşı kışkırtıyorlardı. Son günlerinde işi bayağı azıtmışlardı. Basınla muhalefeti takip ve taciz için "TBMM Tahkikat Komisyonu" adıyla bir kurul kurmuşlardı. Bu komisyon o dönemde ilk gençliklerini yaşayan bizlerin bile ağzındaydı.

Ülkede müthiş bir jurnalci hareketi vardı. Muhaliflerle başarıları kıskançlık yaratan memurlar sürekli olarak ispiyonlanıyor, bulundukları yerden zorluk derecesi yüksek yerlere tayin ediliyor, eşyalarını açıp tam yerleşecekleri sırada yeniden bir başka yere tayin ediliyorlardı. O zamanlar her memur, "Şark Hizmeti" denen görev için memuriyet hayatları boyunca bir kez mutlaka doğu bölgelerinde görevlendirilirdi. Yukarıda örneklediğim memurlaraysa döndüre döndüre defalarca "Şark Hizmeti" yaptırılırdı. 

Kaybolan insanlar vardı. Bunlar hakkında da net bir şekilde doğrulanmayan korkunç dedikodular anlatılırdı. Kaybolanlar et kombinalarında parçalatılmıştı. Harbiyelilerin cezalandırılacağı yolunda dedikodular dolaşıyordu. Menderes'in "Kara Cüppeliler" dediği bilim insanları ve üniversite gençliği ayaklanmıştı. Tutuklanmalar artmış, iktidarın polis gücü göstericilere karşı o güne dek görülmemiş bir şiddetle müdahale eder olmuşlardı.

Her akşam radyoda, uzun dakikalar boyu, o gün Vatan Cephesi'ne kaydolan insanların, bazılarına göreyse onların kedilerinin bile adları okunuyordu. İster inanın ister inanmayın; ben bile bir "Pamuk ve bir Samur"un üyeliğini dinleme şerefine nail olmuştum. Olay, fısıltı gazetesinin mizah sayfalarına düşünce, listeler düzeldi. Bu kez de üye sayısının Türkiye'nin nüfusunu aştığı yolunda fısıltılar başladı.

Buraya kadar söylediklerim, konuya ısınmak içindi. Kötülüğün boyutu bu kadarla bitmiyordu tabii... Onları gelecek yazıya saklayıp anlatmak istediğim konuya dönüyorum.

İKBAL KÖPEKLERİ ve ÇARPIK KAFALARIN ÇARPILARI
Demokrat Parti'nin de "ikbal köpekleri" vardı.
Tutuklananlar, falakadan geçenler, tabutluk'ta kaybolanlar, iki günde bir müteferrika'nın ziyaretçisi olanlar, intihar ettiği söylenenler; bu köpeklerin ağına düşenlerdi.

Köpeklerin bir de mükemmel çalışan mahalle ve semt örgütleri vardı.
Bazı gizli eller, geceleri sessizce gelip insanların kapılarına, kırmızı yağlı boyayla birer çarpı çekerdi.
O işaret nedir diye aklımıza getirmeden safça sürdürürdük hayatlarımızı. Hem de o kırmızı çarpıyla karşılıklı bakışırken...

Yerinde duramayan bazı çocuklar vardır ya! Hani adlarının önüne "Haylaz, yaramaz" sözcükleri konmadan seslenilmeyen cinsten. İşte, muzırlık etmeden duramayan o tür arkadaşlarımız, bu çarpıları kazıyarak mutlu olurlar ama o gece hemen yenisi yapıldığı için, ertesi gün daha kalınını kazımak zorunda kalırlardı.

Sonunda pes eden gizli eller değil de bizim haylazlar olurdu hep.
Bir gün hiç tanımadığımız birinin yanımıza gelip "Bir daha bu işaretlerle oynarsanız kendinizi karakolda bulursunuz." dediğini unutmadım hâlâ...

Çarpıyı her kapıda göremezdiniz. Kiminde vardı kiminde yok.
Çarpılanmış ev, iki üç katlıysa dış kapı zillerinin yanında da küçük bir çarpı olurdu.
O çarpıların neden konduğunu da bilmezdi kimse.

Sonunda öğrendik.
İlginçtir, öğrenmek de bana nasip oldu.

VATAN CEPHESİ 
Üç kişinin bir araya gelmesi yasaktı, hatta "Polis ateş edecektir!" diye bildiri bile dağıtılmıştı ama ilk gençlik ateşi vardı içimizde... Belki de hâlâ çocuktuk. Okula giderken genelde birkaç arkadaş bir araya gelir, yolları sohbet ederek tüketirdik. Her gün de önünde, "Demokrat Parti Ocağı" ve "Vatan Cephesi" levhalarının asılı olduğu çay ocağı görünümlü bir yere uğrardık. Çünkü arkadaşlarımızdan Erol'un babası işletirdi orayı, Erol'da her gün, babasına, annesinin verdiği öğlen yemeğini götürürdü.

Tüm aile iyi insanlardı. Babası beni her gördüğünde, "Babana söyle: Vatan Cephesi'ne mutlaka üye olsun." derdi. O söz uyarı değil üye sayısının arttırılması için yapılmış bir teklif gibi algılanırdı evde. Bir süre sonra, babamın aldırmadığını görünce, söylenenlerin yalnız selam kısmını iletmeye başladım ben de...

Adamcağız sonunda oğlu aracılığıyla söyletti işin aslını. Sıkı sıkıya tembihlenmiş Erol, önce, onlarca yemin aldıktan sonra anlattı gerçeği. Babasından söz etmeyecekmişiz. Etmedik de...
İşin aslı şuymuş: Vatan Cephecilerinin ilk hareketinde, evine çarpı konanların defteri dürülecekmiş. Sonra aile dostu bir partili de onayladı bunu. Hatta onaylarken, "6-7 Eylül gibi" demiş.
Derken bir akşam, "Vatan Cephesi"ne katılanlar okunurken, adlarımızı duyduk radyoda...
Tüm aile, hatta daha üç yaşına basmamış kardeşim bile "Vatan Cephesi"ndeydi artık.
Çarpıya gelince...
Hemen o gece silinmişti kapıdan.

VATAN MİLLET SAKARYA
Tüm bunları yapanlar, kendilerini Müslüman, muhalifleriniyse dinsiz ilan eden; din, iman, Kur'an, vatan, millet, kâfirler, komünistler sözlerini dillerinden düşürmeyenlerin partisi olan "Demokrat Parti"ydi.

Adamlar yıllardır iktidarda oldukları hâlde sanki hiç iktidar olmamışlar, sürekli mağduriyet yaşamışlar gibi her seçim döneminde tüm Türkiye'yi "Yeter Söz Milletindir!" afişleriyle donatırlardı. Yeten ne, millete hangi söz hakkını verdin de bunları afişlere yazıyorsun. Trajikomik bir rezillik... Kendisinin sağ tandanslı olduğunu iddia eden her parti nedense daima bu pespaye taktiği uygular. Ben o partilerden birinin üyesi olsaydım, kendimi ve mensup olduğum partiyi küçültüp zavallı duruma düşüren ve acziyet anlatan bu tip oluşumlara karşı çıkardım. 

O DARBECİ BU DARBECİ HADİ ORDAN BE HAYBECİ
Siz; Demokrat Parti, demokrasi, insan hakları, darbe, darbeciler, özgürlük, vesayet lafları edenleri bir başka gözle izleyin bugün. Onlar;
- Ya ikbal peşinde koşan zavallılar
- Ya Nazlı Ilıcak gibi, babası Demokrat Parti milletvekili olduğundan o dönemde servetlerini kaybetme korkusu yaşayanlar
- Ya bazı tarikat müridleri
- Ya Said-i Nursî'nin mezarı gizlendiği için askere diş bileyenler
- Ya Mehmet Metiner gibi çok rahat yalan söyleyebilenler
- Ya Çetin Altan gibi, ihtilal günlerinde askerlere övgü üstüne övgüler yağdırıp bugün ekseni kayanlar
- Ya Çetin Altan'ın oğulları ve o oğullarla senkronize hareket edenler
- Ya daha o zamanlar dünyada olmadıkları için bugünkü ideolojileri doğrultusunda üç beş şey okuyup ahkâm kesen, düşünceleri prangalı tipler
- Ya da hiçbir şey bilmediği hâlde sağdan soldan bir şeyler kapıp özgürlük havarisi figürleri saçanlardır. 

Haybeciler!.. Ona darbeci buna darbeci diye saldırıp saman altından darbeli dolaplar çevirmeyin. 
"De gedin len!.. De gedin!.. Düşün güzel ülkemin yakasından! 

İDAM CEZALARI
O günleri özetleyen en önemli soruya gelirsek:
İhtilal sonucunda o insanların asılması doğru muydu?
Asla! Rezil bir karardı.
Hem de 27 Mayıs'ın tüm yararlarına gölge düşürecek kadar rezil bir karar!..

YA SONRA
"Demokrat Parti"li yıllardan sonra bir süre, mutlu bir özgürlük dönemi yaşandı. Çünkü 27 Mayıs'ı bir devrime dönüştüren bugüne dek gördüğümüz en özgürlükçü anayasa ve bir anlamda milletvekillerinden oluşan Meclis'i denetleyen Senato, işçi hakları, grev ve lokavt yasaları hep 27 Mayıs'ın ürünüydü... Bu hâl, rahmetli Demirel'in ortaya çıkışına dek sürdü. O ve diğer uydu partiler, ülkemize Demokrat Parti döneminden de beter zarar verdiler. Demirel'in 1960'lı yıllarda başlayan siyaset serüvenini bilenler ne demek istediğimi iyi anlar. Başkanlarının bile Türk olmadığı milliyetçi mukallidlerini hatırlayanlar da... 

"Komünizmle Mücadele Dernekleri"ni, "Kanlı Pazar"ları, kanlı "1 Mayıs"ları; tek merkezden silahlandırılıp akıncı, mücahit, devrimci, ülkücü, sağcı, solcu, komünist, sosyalist gibi adlarla tanımlanıp birbirlerine düşürülen, birbirlerinin üzerine salınan gençleri; Vatan Cephesi deneyiminden yola çıkılarak oluşturulan Milliyetçi Cephe Hükûmetlerini, alevi, sünni diye böldürülen kitleleri, alevi oldukları için katliama uğratılan insanları, işleri düzelteceğim diye sahneye çıkan askerî konseylerin beceriksizliklerini, Anavatan Partisi'nin ikinci dönemini, Kemal Derviş'in rüzgârına kapılıp hem kendilerini hem de ülkemizi yanlış yerlere sürükleyenleri ve AKP'nin Cumhuriyet Türkiyesi'ni padişahlığa doğru taşımasını boş göz ve boş kafayla izleyenlere tarihsel bir uyarım olsun bu sözler.

İnsan aklının hastalığı, unutmakmış.
Bilenler unutunca da bilmeyenler bilmiş gibi konuşurmuş! 




Günay Tulun

Bu "Ruhban Okulu" Nedir, Neden Bu Kadar Önemlidir? [Erdem Yücel]



Başbakanın ekonomik krizle boğuşan Yunanistan’a beraberindeki kalabalık bir grupla yaptığı, bazılarına göre tarihî ziyaret ve yapılan 22 anlaşma komşuda yankı uyandırdı. Türkiye’de ise gündemde Baykal’ın istifası olduğundan, bu ziyaretin yankıları ikinci planda kaldı.

Türkiye ile Yunanistan arasında ara sıra gelişen sorunları politikacıların çıkardığı ve her iki ülke halklarının, bazı fanatikler dışında onlara pek katılmadığı bilinmektedir. Yıllar öncesi Almanya’da kıta sahanlığı sorununun büyük ölçüde gerginlik yarattığı sıralarda bir gün Yunan tavernasına gitmiştik. Türk olduğumuzu söylediğimizde, ”komşu” diye bizi en iyi şekilde ağırladıklarını hiç unutmam. Sonraki yıllarda bazı Yunan diplomatlarıyla dostluğumuz olmuş ve hepsi de sorunları çıkaranlar bizim ve sizin politikacılar demişlerdi.
Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır çözüm bekleyen bir takım sorunların olduğu da gerçektir. Türkiye açısından bunların başında Batı Trakya’da Türk toplumunun seçmeyip Yunan hükûmetinin atadığı bir müftünün olması gelir. Öte yanda Türkiye’nin patrik seçme olanağı bulunmamaktadır. Böyle olunca da aynı durumu karşı taraftan da beklemek Türkiye’nin hakkı olmalıdır.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki ikinci önemli sorun; Ekümenlik iddiası ile Heybeliada Ruhban Okuludur. Bu konuların Başbakan’ın Yunanistan’ı ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Papulyas ve Başbakan Yorgo Papandreu arasında görüşülüp görüşülmediğini bilmiyoruz. Görüşülmüşse de kesin bir sonuç alındığını sanmıyoruz.
Heybeliada Ruhban Okulu 1971 yılında her iki ülke arasında çıkan sorunlardan ötürü kapatılmıştır. Bu konu zaman zaman gündeme taşınmış; Fener Rum Patriği Bartolomeos, geçen yıl, ABD televizyonlarında adeta isyan edercesine konuşmuştu.
Heybeliada Ruhban Okulu mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Yeniden açılabilmesi için bazı yasal değişik ve yönetmeliklere gereksinim vardır. İstanbul’da yaşayan, sayıları az da olsa vatandaşlarımız olan Rumların, kendi dinlerinde ibadet etmeleri ve onlara dinî yönden önderlik edecek kişilerin yetiştirilmesi de en doğal haklarıdır. Aynı şekilde Yunan tarafının da kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların bu hakkını gözetmeleri gerekir. Kısacası her iki ülke, kendi azınlıklarının sorunlarını çözmek zorundadırlar.
Heybeliada Ruhban Okulu Milli Eğitim Bakanlığı statüsüne göre lise düzeyindeydi. Hiçbir zaman da fakülte olmamıştır. Rumlar, bu okulun özel okul statüsünde açılmasını istiyorlar. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı mevzuatına göre Türkiye’de dini bir zümre, orta öğretim okulu açamıyor. Böyle bir karar verilmiş olsa bunun önünü kesebilmek oldukça güçtür. Bir takım cemaatler biz de isteriz diye taleplerde bulunabilirler.
Heybeliada Ruhban Okulu’nun oldukça eskiye inen bir geçmişi vardır. İlk kez Despotlar Manastırı ismiyle 809’da kurulmuş, bir süre sonra Karadeniz’den gelen Kazak akıncıları tarafından yağmalanarak yıkılmıştır. Bizans döneminde Patrik Fotios tarafından onarılmış, Patrik İsoit burada zengin yazmaları olan bir kütüphane kurmuştur. Ancak bu okulun ne şekilde eğitim yaptığı konusunda kaynaklarda yeterli bir açıklama bulunmamaktadır. XVIII. Yüzyıla kadar manastır işlevini sürdürmüş, 1821’de yanmış, 1844’de yenilenmiş, 1894 depreminde büyük zarar görmüş ve 1896’da mimari özelliği olan bugünkü yapı yapılmıştır. Bundan sonra da patrikhaneye bağlı “Ruhban Mektebi” ismiyle Ortodoks din adamı yetiştirmeye başlamıştır.
Statüsü 1951 yılında bir bakıma teoloji lisesine dönüştürülmüştür. Okulun teoloji bölümü 1971’de yürürlüğe giren özel yüksek okulların kapatılmasını öngören yasa nedeniyle kapatılmıştır. Bundan sonra da 1971–1972 öğretim yılında Özel Heybeliada Rum Erkek Lisesi ismiyle azınlık okulu statüsünde, öğrenimini devam ettirmiştir.
Okulun öğrenci sayısının giderek azalması karşısında Fener Rum Patrikhanesi 1984’de Milli Eğitim Bakanlığına başvurarak okul bölümünü kapatmak istemişse de bu istekleri Lozan Antlaşmasının ve diğer ikili araştırmalar yönünden mütekabiliyet isteğinden ötürü kabul edilmemiştir. Bunu izleyen 1984–1985 öğrenim yılında öğrenci sayısı 8’e inince okulda öğrenci yokluğundan eğitim yapılamaz duruma gelmiştir. Türkiye’de bulunan kiliselerde görev yapan din adamlarının T.C. Vatandaşı olma zorunluluğu da hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Fener Rum Patrikhanesi, zaman zaman Lozan Antlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na aykırı imtiyaz talepleri ve bunu ekümenik olma iddiası ile bütünleştirmiştir. Heybeliada Ruhban Okulu, Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde “Özel Rum Lisesi” olarak açılabilir ve bu durum Vatikan benzeri bir modelle karıştırılmamalıdır.
Ekümeniklik bunun dışında bir konudur. Grekçe “Oıkoumene” sözcüğünden gelen Ekümeniklik tüm dünyada yaygın olarak yaşayan Ortodoks Hıristiyanların, Anglikanların ve Protestanların birleştirici dinî ve ruhani lideri olma özelliğidir. Büyük bir din birliği veya dinler arası işbirliğini sağlayan dayanışmadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesinin bu konuyla alınmış ilgili bir kararı vardır; “Türk topraklarında kalmasına izin verilen azınlık kilisesi statüsünde olduğuna, ekümenik iddiasının yasal dayanağı olmadığına karar verilmiştir.”
Başbakan, Yunanistan’a dostluk mesajları verirken “Ekümenik Patrik, ecdadımı rahatsız etmediğine göre beni de rahatsız etmez”, Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun da “Bugün çok cesur adımlar attık” dediklerini basından öğreniyoruz.
Böyle olunca da Heybeli Ruhban Okulu ile Ekümeniklik meselesinin her iki devlet adamı arasında konuşulduğu sanılıyor. Başbakanı, Ekümenikliğin rahatsız etmediği böylece anlaşılıyorsa da bu konu Türk halkını rahatsız eder mi?
Yeni bir Vatikan örneği ortaya çıkar mı? Onu bilemiyoruz!..
Sonucun ne olacağını önümüzdeki günlerde iç politikadaki tansiyonumuz düşecek olursa hep birlikte göreceğiz.



Erdem Yücel
Kenthaber

Levon Panos Dabağyan Sert Konuştu [Günay Tulun]

Araştırmacı gazeteci, yazar Levon Panos Dabağyan; ''Tarihî Belgeler Işığında Ermeni Meselesi'' konferansının yedincisinde, ''Eğer Türkler soykırım yapmış olsalardı şu anda ben burada olamazdım.'' dedi.

"Yalova Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği: Asef" tarafından dün Yalova'da toplanan ''Tarihî Belgeler Işığında Ermeni Meselesi'' konferansıyla aydınlatıcı toplantıların yedincisi de gerçekleştirilmiş oldu.


Konferansın baş konuğu ve konuşmacısı Levon Panos Dabağyan, Anadolu'da doğup büyüdüğünü dile getirerek "Türk olduğu"nu ve Türkiye'nin soykırım yapmadığını, yaşananların emperyal güçlerin asılsız iddiaları olduğunu" söyledi. 

"Ermeni Meselesi" konusunda gerçeklerin ortaya çıkması için yoğun çalışmaları olan Asef Yönetim Kurulu Başkanı "Şemsettin Gürtekin"in çabalarıyla düzenlenen konferansın sonunda; Levon Bey'e, günün anısına bir de plaket takdim edildi.

Oldukça çarpıcı bir konuşma yapan Levon Panos Dabağyan, özetle şunları söyledi:
Bizler, bu vatan için ciğeri yananlardanız. Eğer Türkler soykırım yapmış olsalardı şu anda ben burada olamazdım. Türkiye'de soykırım yapılmıştır diye bir iddiada bulunuluyorsa sorunun çözüm yerinin de Türkiye toprakları olması lazım. Ermenistan neden bu olaya karıştırılır, anlayamıyorum. Çözüm yeri Türkiye'dir.
Parlamentomuzda Ermeni birisinin olması lazım. Eğer bu olmazsa sorunları çözemeyiz.
İç içeyken nasıl bu hâle geldik, bunu düşünmemiz gerekir. Amerika'ya gidip akıl danışan insanlarımız var. Ermeni kelimesi, maşa olarak kullanılacak bir isim değil. Bizi birbirimizden ayırmak istiyorlar ve bunu gerçekleştirmek için de çok yoğun çaba sarfediyorlar. Bu ülkeyse "Biz hiçbir suç işlemedik" diyor.
Benim yaşım yetmiş yedi... Yıllarımı bu ülke için harcadım. Bir daha imkânım olsa yine bu ülke için harcarım.

Daha önce katıldığı programlarda da Orhan Pamuk ve benzerlerine çatan Levon Bey:
"Türkiye üzerinde korkunç oyunlar oynanıyor. Aşağılık herifler, Nil'den Fırat'a kadar toprak istiyorlar. Biz kimseye beş kuruşluk toprak vermeyiz.
Bizde öyle bir şey yok. Olmayacaktır da. Türk Devleti bu kadar basit değildir."
demiş ve Ermenistan'la Diaspora'nın gazabını üzerinde toplamıştı.



HABERCİDEN                                                                               Levon Panos Dabağyan ve Eserleri
Günay Tulun

Reha Bey'i Anlamak [Günay Tulun]

Reha Muhtar hakkında tek kelime bile etmeyeyim diyorum ama hâlâ okuru olmakta inat ettiğim Vatan gazetesi, koca bir sayfayı doldurduğundan mıdır nedir, iyice kucak açtı ona...
Görme diyeceksiniz ama kapkara sayfalar arasından birdenbire çıkan o renkli sayfa, insanın gözüne batması için kurgulanmış gibi...
Yazılarını okursanız önce insanlara saldırdığını, sonra da masumları oynadığını görürsünüz.
Aman efendim bir de entelektüel ki!
Sağdan soldan derlediği "hayatları", sanki yakın şahidiymiş gibi hikâye bile ediyor.

Efendim, öğrenimi sırasında devrimciymiş, müthiş doğru bir insanmış, gazeteciliğin hasını yaptığı için örnekmiş; tam yerinde soru sorarmış, onun sorduklarını soramayanlar gazeteci olamazmış. O sorduğu için büyük gazeteci olmuş.
"Acı var mı acı?" sözlerini söylerkenki hâlini gözlerinizin önüne getirsenize.
Çoğu kez, başkalarının acısından zevk aldığı hissine kapılmışımdır.

Kendisi iki kişi arasında geçen bir olayı anlatırsa onun adı "gazetecilik"tir.
Aynı işi bir başkası yaparsa onun da adı ya "adam "satmak"tır ya da "ispiyonculuk".
Velhasılı kelam zor adamdır şu Reha Muhtar.


Papermoon denen ve hiç ilgimi çekmeyen yerin bedava reklamını da üstlenmiş, yazıyor da yazıyor. Vatan gazetesinin sahibi olsaydım, Papermoon konusunda ondan reklam ücreti isterdim.

Yazılarını okuyanlar bilir. Yeri geldiğinde de öyle güzel kışkırtıcılık yapıyor ki...
Mustafa Denizli, Rüştü Reçber, Hakan Arıkan, İbrahim Üzülmez olayını unutmadık hâlâ.

Aslında Reha Muhtar'la ilgili olarak unutmadığımız çok şey var.
Bunlardan biri, geçmişte Atina muhabiriyken TRT'ye bağlandığında ciyak ciyak bağırarak herkesin "Savaş Çıktı!" diye yüreğini oynatması...
En büyüğüyse yakını ölmüş, evi yanmış, hayatları kararmış ve derin acılar içinde kıvranan insanlara, "Şu an ne düşünüyorsun, ne hissediyorsun?" sorusunu sorabilecek kadar duygusuz olması.
Bugün, Vatan gazetesinin onun keyfine terkettiği sütunlarda bu duygusuzluğunu bile büyük gazetecilik olarak sunmakta.
Şaşıyorum. O gazetenin yöneticilerinden biri çıkıp da "Arkadaş! Bu köşeyi kendini övesin diye vermedik." diyemiyor
, demiyor.
Onlar demiyor ama ben bıktım!
Yalnız ben mi bıktım? Hayır!

Bitti mi?
Ne gezer.
Del Bosque'yi kovdurmak için çalıştığı televizyon kanalını alet etmesi, programına çağırdığı insanları ve tüm izleyicileri bu yönde provoke etmesi unutulacak mı?
Yıldırım Demirören neden çıkıp da "Del Bosque'nin gönderilmesindeki en büyük etken sensin. Hadi bakalım, öde Beşiktaş'ın kaybolan paralarını, sebep olduğun zararı tazmin et!" diyemez, akıl sır erdiremem.
Bir de onu, Beşiktaş'ın bilmem ne komitesine almış.
Allah'ım, aklıma mukayyet ol!

Spordan uzak ya da her yazılana inanan biraz safça biri Reha Muhtar'ın yazılarını okuduğunda şu kanıya varır: "Hepsinin bir başkanı var ama aslında hem Türk futbolunu hem de Beşiktaş'ı
Papermoon'daki bürosundan Reha Muhtar yönlendiriyor."
"Yönetiyor" demekten ar ettiğim için, "yönlendiriyor" dediğimi anlamışsınızdır mutlaka...
Bazen kendi kendime sorarım: Gazetecilik bir kamu görevi mi yoksa bazılarının eğlenmesi için oluşturulmuş bir meslek mi?" diye. Bu bazılarını gördükçe eğlenmek için oluşturulduğuna inanır gibi oluyorum.
Sonra dönüyor ve bugün işsiz olan "Necati Doğru" gibileri düşünüyorum.
"Hayır" diyorum.
"Gazetecilik; kamunun aydınlanması için yapılan onurlu bir meslek!
Dönem dönem Yecüc'le Mecüc tayfasının hücumuna uğrasa da onu eller üstüne yükseltecek birkaç kişi daima bulunuyor.""
Zaten ümidimiz de o tip insanlar değil mi?







Günay Tulun


Günay Tulun'un geçmişteki Reha Muhtar yazıları
İlk yazı: *Mustafa Denizli ve Beşiktaş ile Reha Muhtar Diye Biri
İkinci yazı: *Yine Bir Reha Muhtar Yazısı


Sayın Necati Doğru şu anda Sözcü gazetesindeymiş. Bu konuda
Sayın Mete Esin'in yolladığı haberi yorumlar hanesinde yayınladık.

Kahramanlar [Günay Tulun]

Madencilik...
Dünyanın en ağır birkaç işinden biri...
Gerçekten de her babayiğitin kaldırabileceği bir şey değil bu iş...
Sınavlarını ve sınava koşan binlerce kişiyi hep birlikte izledik televizyonlarda.
Meğer ölüme doğru bir koşuymuş bu...
Ölenlere bakın: Neredeyse tamamı genç!
İki lokma ekmek uğruna, etrafa rezil olmamak için bir hırkayı sırta geçirebilmek uğruna itildikleri duruma bakın. Hani sosyal devlet hani sosyal adalet, nerede benim güzel dinim Müslümanlığın gerçek adaleti...
Artık her şey yalnız ağızlarda her şey göstermelik.

Allah, kahraman madencilerimize rahmet etsin.
O kahramanlarımıdan, hâlen göçük altındakiler inşallah bir mucize olur da kurtarılırlar.
Bu da zor.
Neden mi? Yine televizyonlarda en üst yetkililerin anlattıklarından anladım ki bu işi yapmasını bilenler yok oralarda. Çünkü kurtarma çalışması derken yeni göçüklere neden olmuşlar.
Allah; akıl ve izan sahibi olanlara sabırlar versin.

Adam sendecilik yüzünden, Türk insanına böyle bir ölümü hak görenleri Allah ıslah etsin. İnşallah gün gelir onlar da insanlığın ne demek olduğunu anlar, insan olmayı beceremeseler de insan gibi takılmayı becerebilirler.
Nazlı Ilıcaklar ve benzerleriyle Başbakan ve bazı arkadaşları ne düşündüklerini çok güzel ortaya koydular.
"Ne de olsa madencilik"...

En çok garipsediğimse halk.
Televizyonlarda izledim dün gece: Sırtı birazcık sıvazlanan hemen kendinden geçiyor. Hemen gülücükler açıyor yüzünde. Hemen kedicikler gibi koltuk altına sokuyor başını...
En çok garipsediğimse emniyeti sağlamakla görevli olanlar ve korumalar.
İçlerinden çıktıkları ve hâlâ içlerinde yaşadıkları halka karşı öyle gaddarlar ki!

İlahi adalet, adaletin hiç şaşmayanıdır.
Bu dünyada da sonsuz yaşamda da eninde sonunda çıkıp gelir karşımıza...




Günay Tulun

Bir Kahramanın Doğumu [Canay Davran]

Yıl 1881...
Yer, Osmanlı Ülkesi´ndeki Makedonya.
Bölgede Türkler ve Osmanlı´nın hoşgörüsü nedeniyle kimliklerini kaybetmemiş Makedon, Sırp, Bulgar ve Rum kökenli insanlar yaşamakta...
Batılı dediğimiz egemen güçlerin entrikaları sonucu tatsız bir hava solunmakta her yerde.

Tüm bunlara rağmen, bir Türk evinde tatlı bir telaş sarmalamış her yanı.
Bir hanım; evin pembe duvarları arasında doğum sancıları çekiyor.
Açık tenli, mavi gözlü bir hanım bu...
Çektiği her sancıda, besmeleyle karışıyor soluğu...
Derken; hızla bırakılan bir başka soluk ve ona karışan bir başka ses...

Ses yükseliyor, yükselip tırmanıyor havada.
Mutlu gözyaşları, tebessüm olup akıyor yanaklardan.
Bayram artık her yerinde konağın.
Mırıltılar pembe odayı aşıp çıkıyor koridora.
"Müjde! Zübeyde Hanım´ın bir oğlu oldu!"

Baba Ali Rıza Bey, göbek kordonu kesilirken kulağına fısıldar ismini, Mustafa!
Mustafa, yani seçilmiş...

Yıllar yılları kovalar, Mustafa büyür.
Okul zamanı gelmiştir artık.
Zübeyde Hanım; hafız olsun, mahalle mektebinde okusun ister.
İstemesine ister de mahalle mektebinde eğitim bozulmuş, sistem yerini başıbozukluğa bırakmıştır bir süredir.
Tabii anne bilmez bunları.
Babaysa Şemsi Efendi mektebi diye düşünür oğlu için.
Eğitim; sistemli, modern ve akılcıdır.
Anneyle baba konuyu görüşüp tartışır.
Karar çıkar.
Zübeyde Hanım'ın seçtiği yol denenecektir.

Aradan bir süre geçer.
Okulda daha fazla kalamayacağını anlar Mustafa.
Babasının yanına gider, ricasını tek bir cümleyle iletir kendisine.
"Baba, beni mahalle mektebinden almanı..."
Yeni okulu "Şemsi Efendi"dir artık.

Babasının ölmesinden sonra eğitim işi yarıda kalır bir süre.
Aile köye gider. Mustafa kardeşiyle tarlalarda çalışır.
Boşlukta hissetmektedir kendini.
Bu boşluk günden güne büyür.
Bir çığ olup sıkar benliğini.

Sonunda annesine gider, yine tek cümleyle anlatır derdini.
"Anne askeri okula gitmek istiyorum."
Annecik her zamanki tavrıyla reddeder.
Haklıdır.
Çünkü, askerlik demek sevdiklerinden uzaklaşmak, ıssız bir yerlerde ölüp gitmektir o yıllar.
Mustafa cevaplar annesini.
"Doğduğum gün; babam, kılıçlarından birini yatağımın başına asmış. Sanırım asker olmamdı dileği."
"Anneciğim ben asker doğmuşum asker öleceğim."

İyi ki ikna ettin anneni Mustafa'm.
Yoksa bugün kimler gezecekti topraklarımda?
Bu ezanlar böyle özgür, böyle gür bir sesle çağlar mıydı olmasan?
Bayrağım, ya özgürlüğümün simgesi bayrağım!
Böyle tatlı, böyle güzel dalgalanır mıydı semada?


Tanrım onu verdi bize, bağışladı O Kemal'i...
Yüce Türk'ü, Atatürk'ü, Mustafa'yı, O Kemal'i...
Şükredelim hep birlikte el tutup.


İyi ki doğdun Kemal'im.
İyi ki doğdun Mustafa'm!...




Canay Davran

Anneler Günü [Günay Tulun]

BUGÜN, CAN ANNELERİMİZİN GÜNÜ...
BUGÜN HER ŞEYİMİZ, ANNELERİMİZİN GÜNÜ!

ONLAR:
HER DERDİMİZE KOŞAN,
GEREKTİĞİNDE
BİZLER İÇİN HİÇ DÜŞÜNMEDEN HAYATLARINI FEDA EDEBİLEN,
SEVGİDEN YARATILMIŞ ANNELERİMİZ.
BUGÜN ONLARIN GÜNÜ...
ÖYLE YILDA BİR KEZ KUTLAMAKLA ÖDENİR Mİ HAKLARI HİÇ?
KİM DİYEBİLİR Kİ BUNU?

ASLA!
ASLA ÖDENEMEZ.

ONLAR İÇİN, NE YAPSAK NE ETSEK AZ!
NE YAPSAK NELER YAPSAK, DÜNYALARI AYAKLARININ ALTINA SERSEK...
AZ!...

HİÇBİR ŞEY, ONLARIN BİZE VERDİKLERİNİN YANINDA, HİÇBİR ŞEY YAPMAMIŞ OLURUZ BİZ!
BİLİNCİNDEYİZ BUNUN...

ANNELERİMİZ, CAN ANNELERİMİZ!
CENNETİ
, BİZE DÜNYADA DA YAŞATAN SEVGİ BAHÇESİ ANNELERİMİZ!

BİZLERE HAYAT VEREN GÜZEL ELLERİNİZİ ÖPSEK, YENİDEN, YENİDEN ÖPSEK!..
SEVGİLERİN EN BÜYÜĞÜNÜN ÖNÜNDE DURDUĞUMUZU BİLEREK;
SARILSAK, ÖPSEK, SAYGIYLA KUTSASAK SİZİ...

Sessizliğin Sesi Grubu'nun
Okurları, Yazarları ve Yayın Kurulu adına
Günay Tulun

İsmet Paşa, Hitler'e Benzer mi? [Erdem Yücel]

Bazıları gündemi değiştirmek için akıl almaz çarelere başvuruyor, insanların kafalarını karıştırıyor. Liboşlar dışındaki aydın kesim bunlara gülüp geçiyor, umursamıyor, rastgele söylenmiş bir söz olarak niteliyor… Kısacası üzerinde durmuyor. Amaaa!..
Bunun bir de aması var; tekke kültüründen (!) nasiplenmiş, hoca efendilerin rahle-i tedrisinden geçmiş olanlar, yalan yanlış, kasıtlı söylenenleri dikkate alıyor!..
Başbakan, AKP Grup toplantısında “CHP lideri Baykal son derece çirkin, son derece münasebetsiz bir benzetme yapıyor” dedikten sonra kendisinden beklenmedik sözler söylemiş;
“Kendisini Churchill’e, bu ülkenin hükûmetini de Hitler’e benzetiyor. Eğer illa Hitler’e benzetilecek bir siyasi figür aranıyorsa Genel Merkezlerindeki eski Genel Başkan fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer’e özenip kendisine Milli Şef dedirtmiş Genel Başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendilerine gülümsediğini görecekler. Ona baksınlar.”
Bu sözlerin söylenmesine neden olan Deniz Baykal acaba ne demişti?“İkinci Dünya Savaşında Churchill, Hitler'e karşı; dağda, denizde, ovada sonuna kadar mücadele edeceğiz” demişti. “Biz de bu üç maddeye karşı, parlamentoda, referandumda, Anayasa Mahkemesi’nde sonuna kadar mücadele edeceğiz.” Türkiye’ye gelmiş geçmiş bütün başbakanların, akıllarından geçirmediği, söylememesi gereken bir söz… İsmet Paşa’ya Hitler benzetmesi…
Birbiriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan iki devlet adamı…

Böyle bir benzetmeyi yapabilmek için her şeyden önce iyi bir tarih bilgisine gereksim vardır. Milli Eğitim Bakanlığı müfredatında okutulan tarih dersleri ile böyle bir bağlantı yapılabilmesi abesle iştigal olur... Her zaman yazdığım ve söylediğim gibi siyasilerin çok iyi bir tarih bilgisine sahip olması gerekir. Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerini, bugünkü IMF’nin başlangıcı olan Düyun-u Umumiye’yi, İstanbul’un İşgalini, son padişahların çaresizliğini, aczini ve her şeyden önce de Atatürk ve arkadaşlarının emperyalizme karşı başlattığı mücadeleyi, Kurtuluş Savaşı'nı, Sevr’i ve Lozan’ı, Cumhuriyetin kuruluşunu bilmek gerekir. Bunun için de orta öğretimde okutulan tarih dersleri yeterli değildir. İnsan çok okuyarak kendisini geliştirebilir. Geliştiremiyorsa veya öğrenmek istemiyorsa sessiz kalmalı, böylesine bilgi birikimi isteyen konulara girmemelidir.
Hitler’den söz edeceksen Alman Tarihini, I.Dünya Savaşı'nı ve ardından II. Dünya Savaşı'nı bileceksin. Bilmiyorsan bu konulardan kaçınacaksın. ABD güdümünde yapılmış savaş filmleri dışında bu konuda pek çok gerçekçi belgesellerde var. Örneğin Normandiya Çıkarması, Kuzey Afrika harekâtı ve Rommell, Kardeşler Takımı gibi… Ayrıca o dönemleri objektif biçimde yansıtan Türkçeye çevrilmiş kitaplar da bulunuyor. Bunların başında da Lıddell Hart’ın iki ciltlik “II. Dünya Savaşı Tarihi”, Hitler’in yazdığı “Kavgam”, Paul Carell’in “Barbarossa Harekâtı”, William Shirer’in “Günü Gününe Nazi İmparatorluğu”, Henrik Eberle-Matthias Uhl’nin “Hitler Kitabı” geliyor… Bunun dışında yabancı dil bilen meraklılar için de yabancı dillerde yayınlanmış yığınla kitap var… Türkiye’de bu konuda yazılmış çok sayıda bilimsel ve popüler makale var.
Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “İkinci Adam” İsmet Paşa’yı tanıtan ana kaynak durumundadır. Onun yanı sıra Metin Toker’in “Demokrasimizin İsmet Paşa’lı Yılları” , “İsmet Paşa'yla On Yıl” isimli kitapları mutlak okunması gereken eserlerdir. Fırsat bulunursa Akis dergisi koleksiyonları da özellikle siyasiler tarafından okunmalıdır.
Hitler, I.Dünya Savaşı ardından Batı emperyalizmine baş kaldıran, devletin içerisine düştüğü ekonomik bunalımdan kurtaran bir liderdir. Ancak II. Dünya Savaşı'nda elde ettiği başarılar başını döndürmüş, durmasını bilememiştir. Bu da onun hazin sonunu hazırlamıştır. Bir başka şansızlığı da ABD’nin savaşa katılmasıdır.
İsmet Paşa’ya gelince, Kurtuluş Savaşı sonrasında bazı gericilerin iddia ettiği gibi Lozan bir hezimet değil, diplomatik bir zaferdir. Hitler başarılarından sonra diktatörlüğe yönelmişse de İsmet Paşa, Atatürk’ten sonra demokrasiyi Türkiye’ye getiren liderdir. Her ikisini karşılaştırmak olanaksızdır.
Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet Paşa 11 Kasım 1938’de Cumhurreisi seçilmiştir. İsmet Paşa Reisicumhur olduktan sonra Celal Bayar’ın CHP Genel Başkan Vekili sıfatıyla partinin dördüncü fevkalade kurultayını 26 Aralık 1938’de toplantıya çağırmıştır. O zamanki mecliste tek partiyi oluşturan CHP’nin 375 mebusu ile teşkilattan gelen 216 delege CHP Kurultayına katılmıştır. Kurultay’da şu kararlar alınmıştır:
Partinin banisi (kurucusu) ve ebedi başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Kemal Atatürk’tür. Partinin değişmez Genel Başkanı İsmet İnönü’dür.
Kurultayda bu maddeler öngörüldükten sonra Celal Bayar tarihi konuşmasını yapmıştır;
“Genel Başkanımız, Milli Şefimiz, Cumhurreisimiz İsmet İnönü müstesna bir lütuf olmak üzere bendenizi Genel Başkan Vekilliğine tayin buyurdular. Muvacehenizde ki (önünüzdeki) büyük Türk milletinin huzuru demektir, kendilerine arz-ı şükran ederim. Şefimizin arzuları ve sizin yüksek istekleriniz; milletin, büyük Partimizin siyasi programı ile çevrelenen dilekleri demektir.”
Kurultayda İsmet Paşa’ya bağlılığını bildiren takriri de Adnan Menderes okumuştur;
“Partimizin değişmez Genel Başkanlığına intihap olunan Türkiye Devleti'nin büyük Reisicumhuru ve kahraman Türk ordusunun yüce başbuğu, Milli Şef İsmet İnönü’ye "Büyük Kurultay"ın yürekten saygı ve bağlılığının arzına karar verilmesini ve bu kararın kendisine sunulmasını derin saygılarımızla teklif ederiz.”
Sonraki yıllarda Demokrat Partiye kuran, o zamanlar Başbakan ve CHP milletvekili olan Celal Bayar ile Adnan Menderes’in teklifi ile Kurultay, İsmet İnönü’’yü Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan yapmışlardır.
Yıllar sonra Milli Şef unvanını küçümseyenler, bunu bir diktatörlük olarak görenler, kendisini diktatör ilan etti diyenler öncelikle bunları öğrenmek zorundadırlar. İsmet Paşa o günün koşullarına göre diktatör olarak kalabilirdi, ancak O’nun demokrasi anlayışıyla “Milli Şef” sıfatını daha sonra kendisi kaldırtmıştır. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra demokratik düzene geçmiş, 1946 seçimlerinden sonra kaybetmesini “Benim en büyük zaferim” diyerek tanımlamıştır.
Günümüzde siyasilerin bile İsmet Paşa’yı yeterince tanımadığını üzüntü ile görüyoruz…
Hitlervari bıyık meselesine gelince; Hitler ile İsmet Paşa bıyıkları arasında hiçbir benzerlik bulunmuyor. Kaldı ki, bulunsa ne olur? Hitler’in bıyıkları çok daha gür, İsmet Paşa’nın bıyıkları daha küçük ölçüdedir. O zamanın modası böyle bıyıkları öngörüyordu. Alman İmparatoru II. Wilhelm de Türkiye’ye gelişinde yeni bir bıyık modası yaratmıştı. Çoğu insan II. Wilhelm’in bıyıklarını taklit etmiştir. Bunların başında da Enver Paşa geliyordu. Günümüze baktığımızda bazı siyasilerde görülen aynı tornadan çıkmışçasına kırpık bıyıklar, futbolcularda kirli sakallar moda değil mi?
Böylesine boş şeylerle uğraşacağımıza ekonomiyi düzeltmek, işsizlere iş bulmak ve hepsinden öte teröre son verip her gün yeni şehit haberlerinin önüne geçmek, kayıkçı kavgalarına son vermek daha akılcı değil mi?
Kısacası, ünlü insanların hayatına ve geçmişine bakıp ders almak bizi olaylardan ve tehlikelerden uzaklaştırır…



Erdem Yücel
Kenthaber
erdemyucel2002@hotmail.com

Şu Bıyık Hikâyesi [Günay Tulun]

Efendim, İkinci Cumhurbaşkanımız Rahmetli İsmet İnönü faşistmiş!
Türk siyaset tarihinin bugüne kadar başka örneğini görmediği, Bay "Tek kişilik parti" söylediğine göre mutlaka doğrudur bu söz.
Öyle değil mi efendim?
O makamı işgal eden insanın yalan yanlış işler yapacak hâli yok ya...
Aklım,
günlerdir Meclis'te yapılan kavgalardan ve bu sabah ki gazetelerde "Başbakan'a müjde vermeye koşan milletvekilinin 100 metrecileri geride bırakan o müthiş fotoğrafı"nı gördükten sonra karışıverdi birden...< Mini Fotoğrafı Tıklayın

"Yok ya" dedim ama olabilir mi yoksa?

Efendim, Hitler faşistmiş.
Rahmetli İnönü'nün bıyıklarıysa Hitler'le aynı stildeymiş...
Bıyıkları Hitler'e benzediğine göre İnönü de faşistmiş!
Mantık derslerinde neydi bunun adı: Tümdengelim mi tümevarım mı?
Tümevarımdı sanırım.

Bu hesaba göre, hayatta gördüğüm en demokratik insanlardan biri olan rahmetli babam da faşist oluyor.
Çünkü ilk gençlik döneminde, günün modasına uyarak, o tarz bir bıyık da babacığım bırakmış. Hatta amcalarım da...
Hatta hatta neredeyse tüm arkadaşları da...
Köylerdekini bilmem ama kentli erkekler arasında bayağı etkili bir modaymış bu...

Faşizm "1922-1943" yılları arasında İtalya'da etkili olan, yetkinin tek partinin elinde toplanması ve devlet sınırlarının genişletilmesini hedefleyen, aşırı ulusçu, baskıcı, gerici, ırkçı ve saldırgan bir rejimdir.
Nasyonal sosyalist felsefe, yani "Ulusal Sosyalizm"in kısaltılmışı olan Nazizm'se 1930'lu yıllarda Adolf Hitler'in kurduğu Nazi Partisi yoluyla tüm Almanya'ya egemen olan ve Alman ırkının tüm ırklardan üstün olduğu savını ileri süren siyasi akımdır. Bu rejimi Hitlercilik olarak adlandıranlar da bulunmaktadır.

Kimine göre her iki ideoloji de birbirinin aynıdır.
Kimine göre ufak tefek farklılıkları vardır.
Kimine göreyse gözle görülür farklılıklar taşır.
Hangisi olursa olsun; Hitler'den söz ederken faşist değil, Nazi denmesi gerekir ki doğrusu da budur.
Türkiye son yıllara kadar, askerî dönemlerde dahil olmak üzere, bu rejimlerin tuzağına düşmemiş; tam tersine, İsmet İnönü'nün dehası sayesinde Nazizm ve faşizmin etkin istila çabalarına dur diyebilmiştir.

Kimseyi cahil yerine koymak istemem. Bu nedenle İsmet İnönü'yü anlatmaya kalkmamın yakışık almayacağını sanıyorum. Tüm Türk Milleti'nin onu tanıdığına eminim.
Gerçi bazıları, atılan iftira ve karşıt propagandaların etkisi altında kaldığından, hakkında iyi fikirler beslemez ama ne olursa olsun tanır, bilir.
Ayrıca, "Herkesin, herkesi sevmeye zorunlu olduğu"na dair bir kural da yok.
Yalnız haksızlık yapmaktan korkan Müslümanlara bir önerim olacak.
Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'i tarafsız kaynaklardan araştırsınlar. Televizyonlarda zırt pırt boy gösteren, sahibinin sesi suratlı adamların etkisinde kalmadan; dindar görüntüsüne bürünüp ona buna iftira atan dinci, iftiracı, yalancıların günahlarına ortak olmadan yapsınlar bunu. Elde edecekleri sonuçları bugünün yöneticilerinin görüntüleriyle karşılaştırsınlar.
Ondan sonra bir diyecekleri kalmışsa oturup konuşalım.

İnönü'nü hakkında; camileri ahır yapmasından, paralardan Atatürk resmini kaldırmasına kadar her anlatılan, yalanlarla doldurulmuş rezil bir propaganda ürünüdür.
Ahır yapıldı denilen camilere bakalım hemen...
Onarım yapılmadan kullanılmaması gerekenlerle cemaati yeterli olmayan camilerin seçilmesine özen gösterilmiş ve içlerinde "Kutsal Emanetler"le birlikte devletin resmî, gizli ve önemli belgeleri saklanmıştır. Yine aynı şekilde, savaş hâlinde ordunun ihtiyacı olarak ayrılmış tahılı talandan korumak amacıyla bu camiler ve eklentileri kullanılmış, insan gücüyle korunmasındaysa askerler görevlendirilmiştir.
Saklananları tehlikelerden uzak tutabilmek için, yapılan işler ve amaç herkesten gizlenmiştir. Başka türlü uygulamanın da akılcı olmayacağı aşikârdır.

Atatürk resminin banknotlardan kaldırılması hadisesi; kendisinin sağ ve etkin olduğu dönemde çıkarılan, 30 Aralık 1925/701 sayılı yasa ve 16 Mart 1926/3322 sayılı kararnameyle ilgilidir. Buna göre "1, 5, 10" liralık banknotların ön yüzlerinde Cumhuriyeti temsil eden bir resim "50, 100, 500, 1000" liralık banknotların ön yüzlerindeyse Cumhurbaşkanının resmi bulunacaktır.

Devlet dairelerine İnönü resimlerinin asılmasıysa "Atatürk'ün ölümüyle birlikte hemen faaliyete geçen hilafet ve padişah yanlılarıyla yabancı gizli örgütlerin kışkırtıcı faaliyetlerinin sindirilmesine, başta bir otorite olduğunun ve devrimlerin devam ettiğinin gösterilmesine" yöneliktir.
Oh ne âlâ memleket!
Bilmez karalarsın, bilir çamur atarsın.
İyi de nereye kadar?

Dönelim şu ünlü bıyık konusuna...
Her iki bırakış şeklinde de fark var.
İster nüans deyin ister net... Her iki hâlde de var.
Hitler'in; Türk toplumu ve Dünya tarafından tanınmadan önce bu bıyık stilinin moda olduğunu, başkaları tarafından da bırakıldığını bilmek gerek.
Babam ve amcalarımın da ilk gençlik günlerinde ki modaya uyarak kısa bir dönem için bıraktıkları bu bıyıklar, Hitler'den çok önce de aynı tarzın uygulandığını anlatmış olmuyor mu?
İspatıysa 1920'li yılların başlarında çektirmiş oldukları fotoğraflar.

Görüyorsunuz değil mi?
Her iş bitti, ölmüşlerin bıyıklarıyla uğraşıyoruz.
Allah, aklımıza sahip olmamıza yardım etsin.
Allah memleketin encamını korusun.
Allah, bu ülkeyi yönetenlere akıl dolu fikirler versin!
AMİN !

*Mini Fotoğrafı Tıklayın

Günay Tulun

  • ALINTI YAPMAK İÇİN

    • Yazarlarımızın makaleleri ve Sayın Günay Tulun'a ait şiirlerin, "Radyo-TV ile diğer basın ve yayın organlarında" yayım ilkesi: Önceden haber verme, eserin aslına sadık kalma, eser sahibiyle alıntının yapıldığı yer adlarını anlaşılır bir açıklıkla belirtmektir. Yayın öncesi bildirim imkânının bulunamadığı aniden gelişen durumlardaysa nezaket gereği, [sessizliginsesi.tr@gmail.com] adresine yayın sonrası bilgi gönderilmesini rica eder; tüm yayınlarınızın başarılı geçmesini dileriz.
  • ESER EKLEMEK İÇİN

    • "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm basılı ya da dijital yayın sayfalarında halkımızın geniş dünya ilgisine uygun olarak her türlü konuya yer verilmiştir. Yayınlanan fotoğrafların büyük bir kısmı "Kadim Okurlarımız" tarafından gönderilmiştir. Fotoğraf ve çizgi resimlerde "İlişkinlik-Telif Hakkı" konusunda tereddüt oluştuğunda bu eserleri yayından çekme hakkımız saklıdır. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"na ait tüm gazete, dergi, site, blog gibi yayın araçlarında yayınlanan makale ve diğer yazı türleriyle fotoğraf, resim, yorum gibi her türlü eserin; üçüncü şahıs, kurum ve kuruluşlara karşı her türlü sorumluluğu, bu eserlerin sahibi olan yazar, gönderici ve ekleyicilerine aittir. "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"nun yayın organlarına kayıt edilen ya da kaydedilmek üzere gönderilen eserlerin, telif hakları konusunda problemsiz olmaları önemli ve gereklidir. Yayın Kurulu, gönderilen eserleri yayınlamaktan vazgeçebileceği gibi, dilediği yayın organlarından birinde ya da hepsinde aynı anda ya da değişik zamanlarda yayınlayabilir, yayınlamak isteyen üçüncü şahıslara, tüzel kişiliklere ve kurumlara onay verebilir ya da onlar tarafından yayınlanmasını engelleyebilir. Yalnız şu unutulmamalıdır ki bu eserler, okura saygı kuralı gereği Türkçe kurallarına uygun olmalıdır. Yazılar yayınlandıktan sonra, yazar ya da ekleyicisi; istifa, uzaklaştırılma, çıkarılma dâhil herhangi bir nedenle yazı göndermesi sonlandırılmış olsa dahi "Sessizliğin Sesi Grubu"yla "Yazarlar ve Ozanlar Grubu Yayın Kurulları"nın oy birliği içeren onay kararı olmadan eserlerinin kayıtlarımızdan ihracını isteyemez, istediği takdirde bunun reddedileceğini en baştan bilmelidir. Gönderici ve yazarlarımızın bu konuya önceden dikkat etmeleri, ileride ihtilaf doğmaması için baştan eser göndermemeleri gerekmektedir. Yayın organlarımıza ekleme yapanlar, bu konudaki sorumluluklarını okumuş ve kabul etmiş sayılacaklardır. Uzun süre yazı göndermeyen ya da yazmayı bırakan köşe yazarlarımızın o güne kadar gönderdikleri tüm yazılar "Konuk Yazarlar" bölümüne aktarılarak yeniden yazı göndermeye başladığı güne kadar köşesi kapatılır. Köşeyi kapama ya da kapatılan köşeyi açıp açmama konusunda karar sahibi, "Sessizliğin Sesi Grubu" ile "Yazarlar ve Ozanlar Grubu"dur. İhtilaf durumunda, İstanbul'un Kadıköy Mahkemeleri yetkilidir.
  • YORUM YAZMAK İÇİN

    Sayın Okurlarımız: Yorumlarınızı; Grubumuza ait "Google, Yahoo, Mynet, Hotmail, TurTc " ve diğer posta adreslerimize göndermek yerine, "Yorum bölümü açık olan sitelerimiz"deki; yorum yazmak istediğiniz yazının alt kısmında yer alan "Yorum", "Yorum Yapın", "Yorum Yaz" veya "Yorum Gönder" tuşlarını kullanarak doğrudan kaydetme olanağınız bulunmaktadır. Yazacağınız yorumlarınızın; gecikmeksizin, anında yayına girmesini dilerseniz bu yolu tercih etmenizi, saygılarımızla öneririz.

TÜM SİTEYİ DİLDEN DİLE ÇEVİRMEK İÇİN, "DİLİ SEÇİN"İ TIKLAYIN